Uzatsak bacaklarımızı...

Cenk Mutluyakalı

Yürürken bir “zindan” sizinle yürür bazen, nereye gitseniz, nerede soluklansanız peşinizi bırakmaz.
İçinden çıkamazsınız, içinizden çıkmaz.
Siz kaçmak istersiniz, o sizden kaçmaz.
Beyniniz firar eder, yüreğiniz milis bir kuvvete katılır, hayalleriniz ayaklanır...
Olmaz!
Bir ‘kıyamet anı’dır her saniye!
Zincirlenmiştir bedeniniz!
En zoru da budur zaten.
Bir başka yerdedir ruhunuz, aklınız bir başka yerde... Oysa elleriniz ayaklarınız bağlanmıştır yerli yerinde.
Düşünüzün patikasına sığmaz adımlarınız!
Kapılar kapanır içinizde, kilitlenirsiniz!

***

İşte o mevsim, bir bakışla değişir...
Bir çift göz yıkar içinizdeki odanın taş duvarlarını…
Yürür gözlerinizin içine…
İçinize yürür…
Dokunur!
O an teniniz tülüne sarınır,..
Titrer maviye tutunmuş bulut...
Bir sağanak başlar ki sel gibi, akar ihtimaller, yolunda ne varsa toplar, nehirler gibi taşar şehvet.

***

İçinizdeki zindanın duvarları çatlamıştır…
Düş gerçeği öpmüş, toprak suyla sevişmiştir.
Badem ağacı çiçek vermiştir, kuytusunda pembe bir tenin…

***

Şimdi o mevsim olsa…
Tam da o mevsim…
Kıyısına taşısa beni gözlerin, sensizliğin çorağından alsa sessizliğin kıyısına…
Öpsen…
Çiselese gökyüzü…
Boşalsa delice...
Saçın ıslansa…

Süzülse yanağımdan çeneme doğru, gamzende dinlenen bir damla, boynumdan gövdeme yayılsa…

***

Uzatsak bacaklarımızı…
Deniz gelse, çoraplarımızı ıslatsa…
Ürpersek birlikte…

-------------------------

Bir sarmaşık
Olsaydım

“Sürü” ya da “Yol” filmleri bir başkaydı..
“Maden” gibi…
Hele “Adak...”
“Gidilecek bir yeri, çıkılacak bir yolu kalmayan” ezilmiş toplumların şavkını yansıttı gökyüzüne…
“Adak”, kırk sene önce anlattı, din üzerinden cehaletin hazin sonunu…

***

Yine de ben, en fazla “Mavi Boncuk”ta ağladım!
Hâlen de ağlarım, izledikçe, ıslanır durur bu gözler…
Kimileri için bir ‘romantik-komedi’ olsa da, yoksullukla zenginlik arasındaki sınıf farkının en yalın anlatımıdır, ‘Mavi Boncuk’…
“Tamirci Çırağı” ezgisi ise yoksul aşkın, “Mavi Boncuk”  filmidir, dayanışmayı ve kardeşliği ruhumuza kazıyan…

***

Elbette inişleri çıkışları oldu Tarık Akan’ın da…
Yine de şöhrete yenilmedi kolay kolay.
Sabun köpüğü misali popüler dizi piyasası içerisinde yeniden “damat Ferit” kostümlerini giyebilir, “yakışıklı” ile iş götürebilirdi.
Yapmadı!
“Seyit Ali”yle ayrıldı “sürü”den…
Deli Deli Olma’da sökük yurtların insanına seslendi, “bir sarmaşık olsaydım, sıkıca tutunsaydım bir yere, sökülüp atılmasaydım, köklerimi salsaydım derinlere” diye mırıldandı…
Aziz Nesin ve Nazım Hikmet Vakfı’ndaki çabalarıyla, sanatçının toplumsal sorumluluğunu gösterdi…

***

Hepsi bir yana…
Sanatı, siyaseti, fiziği, artistliği…
Çocukluğumuzdan bir tutamdı, gençliğimizden bir gülüş, sokağımızdan bir yoldaş…
Hani o üzerine oturduğumuz taş duvardan birisi daha eksildi…

***

Umutların hırslara kurban edildiği, iktidar gücünün insanı zorla biçimlediği, aynılaştırdığı ve tam bir zulümle ezdiği, yaşamanın değil de ölmenin ve öldürmenin yüceltildiği, kutsalların gölgesinde boğulduğumuz döngüde, birilerinin görevi hep ışığı göstermek oldu.
Başka bir yol olduğunu göstermek!
“Bunun için mücadele etmeye değer” dedirtmek…
Tarık Akan gibi…
Bir arkadaşımız daha gitti, gökyüzü örttük üzerine!

-------------------------

Ah şu programlar!

Çok az katılıyorum TV programlarına.
Hem yoğunluktan, hem de söz kalmadı çok fazla, söyleyecek!
Üstelik gazeteciler işini yapmalı.
Uzmanlar konuşmalı çok daha fazla!
Genelde aynı isimler var, ekranlarda...
Ayrıca, içerik ve yetkinlik anlamında dikkat çekici program sayısı da sınırlı...
“Canlı yayın”
dışında pek şansı yok kanalların, medya ekonomisi içler acısı!
Böyle olunca, bitmek tükenmek bilmez bir “laf kalabalığı’...
Kanal kanal gezmek gibi ‘hobi’ler gelişti, kolaycılık oldu konuşmak...
Eskiden bir “uzmanlığı” ya da “temsiliyeti” olanlar çağrılırdı programlara...
Şimdi, katılımcılara “sıfat” uyduruluyor, konuşabilsinler diye!

***

Son iki dönem “BASIN ODASI” programını yaptık, BRT’de, zevkle...
İlki Özkan Yorgancıoğlu’nun Başbakanlığı dönemi.. Bir diğeri, Ömer Kalyoncu…
İki dönemde de, yerden yere vurduk hükümetleri, hele de CTP’yi…
Önce DP’yle ortaklığında, sonra UBP.
Özkan Yorgancıoğlu, bir akşam yemeğinde buluşmuştuk, “İyi bir abi ama ülke Başbakansız” sözlerimi bana anımsattı...
Gülümsedi, başka da söz etmedi.
Bu insanlar, doğruları ve eğrileri bir yana, demokrattı...
Örneğin Serdar Denktaş’ı da hep takdir ettim bu yönüyle.
Bakınız, bu dönem, BRT limanına ‘paslı’ bir gemi demir attı yeniden, köhnemiş zihniyet çok sesliliği yuttu.
“Basın Odası” istenmedi!
Neyse ki, Genç Tv’deyiz…
Tabii olan yapımcımız sevgili Damla’ya oldu, BRT’de çalıştığı için!
Bir de Artun, kendi medya grubundaki pozisyonu nedeniyle katılamayacak bize… (ki Artun, geçmişte benim de yazı işleri müdürlüğümü yapmış, çok iyi bir gazeteci, tertemiz bir dost…)

***

BRT yönetimine kalsaydı eğer Kıbrıslı Türk lider Akıncı’nın karşısına da bizler oturamazdık herhalde!
Ama nihayetinde birileri seçti, istedi, davet ettiler, gittik, sorduk, not aldık.
Bir lider “dostlar eşitlikte görsün” diye on beş gazeteci ile program yapmaz zaten, pratikte mümkün değil böylesi.
“Basın toplantısı” olur onun adı,
televizyon program değil ! Şimdiki hükümet yaptı zaten böylesi bir basın toplantısını, onu da gördük (!)
Kimileri ‘içeriği’ bırakmış ‘şekle’ takmış ya, yazmak istedim sadece!

-------------------------

Haftanın notcukları

- Bandista çok iyi geliyor arada:
“herşey herkesleşiyordu
herkes herşeyleşiyordu”


HAFTANIN İSYANI
- “Devlet hastanelerimizde eski doktorların kimileri mesaiye 2 saat geç başlıyor, 4 saat erken bitiriyor, çarpık düzenin yöneticileri ‘ne yapıyorsun?’ demiyor. Genç doktorlar ‘göç yasası’ mağduru. Hemşireler fazla mesaiye kalmaktan eve gidemiyor. Hastane musluklarından sıcak su akmıyor ama koridorlardan durduk yere lağım akıyor. Saatlerce kuyrukta bekleyen hastaya ‘bugün git, yarın gel’ deniyor. Bizde tablo buyken Küba kansere karşı aşı geliştirdi ve halkının hizmetine ÜCRETSİZ olarak sundu.  (Şevki Kıralp)


- Tarık Akan’ın “aşk” tanımı, Cumhuriyet’te, Ceren Çıplak’la röportajından:
“Sevmeyi fazlalaştırdığın zaman aşk başlar…”


-Baba tarafında bizim, ‘kalp’ gibi bir derdimiz var, hesapsız çarpar, hesapsız durur!
Münür, halamın oğluydu, şimdi, buluştular bir başka alemde…
Babamla…
Halamla…
Amcamla...
Çok çalkantılı yaşadı Münür yeğen, yine de, hep güzel bakardı gözleri…