Umut da gidiyor: "Get out while you can"

Ertuğrul Senova

"Ne ironi, ne iki yüzlülük ha? Banksy'nin, 'Get out while you can' işini, kaçışı bedenime kazıttığım herif kaçıyor..  Umut da gidiyor. Ertu'nun dünyasındaki Umut'la beraber; içimde kırıntı halinde kalan o son umutla birlikte. Ama haklı. Bu ada yarısında, bu olmayan düzende, 'get out while you can.'"

Sanırım Kıbrıs'ın kuzeyinde yaşam süren herkesin en az bir yakını, bu bozuk düzende 'umudunu' yitirmiş ve her şeyi geride bırakarak göç etmiştir.

Benim 32 yıllık hayat serüvenimde bu saçma düzenden göçmeyi çok fazla arzuladığım fakat korkularım nedeniyle yapamadığım çok olmuştur.

İçimde her daim bir 'keşke' olarak kalmıştır.

Korktuğum şeylerin başında genellikle özlem geliyor.

Özlemekten nefret ettiğim kadar başka bir şeyden nefret ediyor muyum, emin değilim.

Sevdiklerimi, mesleğimi, onlarla beraber var olabilmeyi...

Ama şimdi fark etmeye başlıyorum ki, beni ada yarısına hapseden bu duygu, garip bir döngünün içine giriyor.

Sevdiklerim birer birer göç ediyor, meslek her geçen gün daha da utanç verici bir hale bürünüyor.

Özlem duyacağım kaygısıyla terk etmekten korktuğum şeyler, bu düzende var olamıyor, göçüyor...

Onlar terk ediyor.

Meslekle ilgili yaşananlar bu yazının konusu değil. Ama minik bir örnek vermem gerekirse, oto-sansürün zirvesini yaşadığımız günlerden geçiyoruz.

Yazmaktan geri durmak zorunda kaldığımız, aksi halde yok olabileceğimiz günlerden...

Konuya dönecek olursak; benim bugüne kadar pek çok arkadaşım göç yolunu tercih etti.

Ama "en yakınım" diye düşününce aklıma en başta Hasan geliyor.

Tanıyanınız vardır belki, Hasan Yıkıcı.

Benim için kahverenginin tüm tonlarını barındıran, melankoli ile kahkahayı aynı anda yaşayabildiğim, dengesiz, belirsiz bir herif...

Bana, bir dostun gözlerinin içine bakıp, çeşitli duygularla "Seni seviyorum" demenin nasıl bir his olduğunu öğreten insan.

İkimizin tiplerini bilen ya da o anlara tanıklık edenler, o 'romantik' görüntünün ne kadar absürt olduğunu tahmin edebilir...

Hasan iki yıl kadar önce göç etti.

Gerekçesi şu ya da bu, genel olarak kendini bu adada güvende hissetmedi.

Buraları terk etti.

Şimdilerde çok fazla konuşamıyoruz ama hala benim ilk 5'imde...

Onun gideceği günlerde de şimdiki ruh halimi yaşıyordum.

15 Kasım 1983'ten bu yana o koltuklara oturan sözde iktidarında ve muhalefetinde yer alan her bir isme lanet ediş hali...

Aklınıza gelebilecek en derin küfürler...

Şimdilerde bu ruh haline girmemin yeni bir sebebi var: Umut.

Ortaokul 1'inci sınıf ya da 6'ncı sınıf, adına her ne derseniz deyin, o günden beri arkadaşım, dostum...

20 yıldır hayatımda olan bir insan.

Göç etmeye karar verdi.

Cuma akşamı birlikteydik. Çarşamba gün gidiyor...

Gitmeden önce minik bir rakı masası kurduk. O pek içmedi. Daha çok anlattı...

"32'yi buldum ama yolumu bulamadım. Yolumu bulmaya gidiyorum" dedi...

Dur diyemezsin ki. Ya da gitme...

Bu fikre sahip her insana neler söylediysem ona da aynılarını söyledim; "Bu adada yarın, bugünden daha boktan olacak. Vaktin varken kaç kurtul."

Bu arada Umut bir tattoo (Dövme) sanatçısı.

Lefkoşa'da bir dükkânı, bir kitlesi var.

Bana yaptığı son tattoo, hayranı olduğum Banksy'nin, Londra’da Chiswell Street üzerinde bir binanın köşe duvarına çizdiği, elinde "Get out while you can" (Vaktin varken kaç/kurtul) yazılı  pankart tutan bir fare idi...

Kolumun tam ortasında. Aynaya baktığım an görüp, unutmamam için harika bir destinasyon.

Muhtemelen uzunca bir süre için bedenime kazdığı son işi...

Yeri gelmişken, Banksy'nin bu işinden biraz bahsedeyim. Bir noktada konuya dönecek alan bulurum...

İngiliz ve kimliksiz sanatçı Banksy'nin fareleri; modern kent yaşamında sistemin çarkları arasına sıkışmış, gözetlenen ve görünmez kılınan sıradan insanı temsil eder.

Bu eserindeki mesaj, insanı tüketen sisteme, kapitalist döngüye veya kurumsal "fare yarışına" (rat race) karşı doğrudan bir kaçış çağrısıdır.

Bireyin özgürlüğünü ve özgünlüğünü kaybetmeden önce yapay düzenden sıyrılması gerektiğine dair bir manifesto niteliği taşır.

Ne ironi ne iki yüzlülük ha?

Kaçışı bedenime kazıttığım herif kaçıyor...

Sanırım bu noktada konuya yeniden dönebilirim.

Uzunca bir süredir koşuyor, antrenman yapıyor. Dağlarda yokuşlar tırmanıyor Umut. Bu yüzden sigarayı bırakmıştı. "Yeniden nefes alabilmesi öğrendiğini" söylemişti.

Ama cuma akşamı içiyordu, sorgulamadım...

Balkona çıktı, bir nefes aldı, uzağa daldı ve şöyle dedi: "Dağdaki bayrak kalktığı gün, bu düzen de bu kötüye gidiş de biter belki."

kktc denen yapıyı diyordu. Muhtemelen bu saçma düzen bir gün sona ererse, dağın o kısmı da özgürleşir. 

Belki bu saçma düzenin, şaşaalı binaları için söktüğü ağaçların anı ormanı yaparız orayı.

Sökülen her bir ağacın anısına, çok daha fazlası. Şekilsiz, sembolsüz... Tabiat nasıl isterse!

Ağaç, umuttur. Kuşkusuz, boyalı taşlardan çok daha iyidir. En azından yarın oksijen üreteceği, nefes alabileceğin kesindir.

Umut, aynen o dağ gibi hissediyor. Ağaçları yerine, aynen gözler gibi boyanmış taşları var.

Ağaçlar yerine boyalı taşlarla nefes alması isteniyor. Pek çoğumuz gibi...

Bu kez rakıdan bir yudum içiyor ve biraz daha isyan ediyor: "Bize burada bir hayat sunamadınız. Hepsi sizin yüzünüzden..."

Çok mu istiyordu gitmeyi?

Haz mı alıyor her şeyi geride bırakırken?

Nefret doluyuz...

​Umut da gidiyor. Ertu'nun dünyasındaki Umut'la beraber; içimde kırıntı halinde kalan o son umutla birlikte.

Ama haklı. Bu ada yarısında, bu olmayan düzende, 'get out while you can.'