Umudun Eşiğinde: İnsan, Ritüeller ve Hıdırellez

"Belki de yaşam dediğimiz yolculuk, tam olarak böyle bir denge meselesidir. Ne eksik, ne fazla… İnsana yetecek kadar umut, ayakta tutacak kadar gerçeklik."

Bahar bu yıl naz yaptı. Öyle kapıyı çalıp içeri giren cinsten değil; eşiğe oturup “beni bekleyeceksiniz” diyen, sabrımızı tartan bir misafir gibi… Cemreler düştü düşmesine, evler havalandı, dolaplar boşaltıldı, kışın ağırlığı silkelendi. Ama Mart’ın o cömert güneşi, Nisan’da sanki sözünden döndü. Yerini sert rüzgârlara, inatçı yağmurlara bıraktı. Gökyüzü bile kararsızdı; mavi olmakla gri kalmak arasında gidip geldi.

Derken…

Geciken her güzel şey gibi, bahar da ufukta ağır ağır belirdi. Ve onunla birlikte, insanın içini çocukluk gibi ısıtan o eşik yeniden göründü: Hıdırellez.

Adı değişir coğrafyadan coğrafyaya; Hıdırellez, Hıdrellez, Ruz-ı Hızır… Ama özü aynı kalır. Bekleyişin ödülü, doğanın nefes alış anı, umudun yeniden filizlenişi.

Orta Asya’dan Balkanlar’a uzanan geniş bir kültürel hattın ortak duygusudur bu gün. Sadece bir takvim meselesi değil; yaşanmışlığın, aktarılmışlığın ve yeniden kurulmanın bir ifadesidir.

Her yıl 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan o gece…

Kışın defteri kapanır, yazın ilk sayfası açılır. Toprak kabarır, dallar uyanır, suyun sesi değişir.

Ve biz…

Biz de değişiriz aslında!

İçimizde bir yer, sessizce “devam” der.

Gelelim dönemsel olarak değişen ve çoğu zaman evrensellik gösteren ritüellere…

Kimi yürekten inanır, kimi uzaktan izler; ama ne olursa olsun, hayatın bir köşesinde hepimize dokunur. Kimi yaşatır, kimi sadece tanık olur. Ama hiç kimse  o duygunun tamamen dışında kalmaz.

Yani demek istediğim şu: Ya seyircisindir ya da çemberin tam ortasında; bir yanın tanık, bir yanın hikâyenin içindedir.

Çemberin içerisinde olanlar için hep bir dönem vardır. Kırmızıya çalan bileklikler baharın dallarına asılır; yalnızca ip bağlanmaz aslında, umut bağlanır.

Kimi zaman kokina çiçeği girer evlerimize; yılbaşını haber verirken, içten içe “yeniden başlayabiliriz” der. Umutları ve dilekleri yeşertir içten içe.

Ve  sonra  gelir Hıdırellez…

Toprağın, suyun, ateşin ve insanın aynı cümlede buluştuğu o eski zaman eşiği. Kimi ateşin üzerinden atlar, geçmişin ağırlığını geride bırakmak ister. Kimi bir dileği gül ağacının dalına iliştirir; sanki doğa, insanın duasını taşıyacak bir elçiymiş gibi. Kimi toprağa gömer niyetini, kimi suya bırakır.

Ama aslında hepsi aynı şeyi yapar: Geleceğe bir iz bırakır, yarınlara umutla bağlanır serptiği tohumlarla ve sabırla bekler dileğinin filizleneceği ve de hayalden gerçeğe düşeceği günü…

Hıdırellez’in anlatısı eskidir ama eskimez. Hızır ile İlyas’ın yılda bir kez yeryüzünde buluştuğuna inanılır. Biri karada, diğeri suda…

İki farklı yolun kesiştiği o an, bereketin ve şifanın kapısı aralanır derler.

Buraya kadar her şey tanıdık. Ama asıl mesele belki de tam burada başlar.

Çünkü insan kendine şu soruyu sormadan edemez: Umut gerçekten bu ritüellere mi bağlı?

Bir dileği kâğıda yazınca mı çoğalır hayatın ihtimalleri?

Kırmızı bir bileklik mi açar kısmeti, yoksa zaten içimizde var olan o direnç mi bizi ayakta tutar?

Çünkü insan, en çok inanırken insandır.

Ernst Bloch, “Umut, henüz gerçekleşmemiş olanın bilgisi ve arzusu” der.

Yani gerçekçi bir düş…

 Bu yüzden umut, pasif bir bekleyiş değil; aktif bir kuruluştur.

Aslında işin özünde mesele dilek dilemek değil, o dileğin sorumluluğunu üstlenmektir.

Hıdırellez’in şiirsel dili de tam burada yankılanır:

“Gül dalına bağlanan her düş, toprağa düşen her niyet, bir sabah vakti uyanır  ve hayat, yeniden ‘olur’ der.”

Gerçek şu ki; ritüeller yalnızca semboldür. Ateşin üzerinden atlamak, kâğıda dilek yazmak ya da bir çiçeği kapıya asmak vs…

Bunlar bir başlangıçtır, sonuç değil.

O dilekleri tohumdan filizlendiren şey, insanın iradesidir.

 Emektir.

 Sabırdır.

 Mücadeledir.

Öyle değil mi?

Yine de bu gerçek, ritüellerin değerini azaltmaz. Aksine, onları anlamlı kılar. Çünkü insan yalnızca sonuçla değil, süreçle de yaşar. İnancını paylaşmak ister. Umudunu çoğaltmak ister. Bir dileği tek başına kurmak başka, onu bir ortak duygunun içinde dilemek bambaşka…

Bugün dünyada yükselen bir yaklaşım var: Hümanizm. İnsanı merkeze alan, farklılıkları değil ortak duyguları büyüten bir anlayış. Belki de bu yüzden; hangi yörede, hangi inançla yapılırsa yapılsın, bütün bu ritüellerin ortak paydası aynıdır: daha iyi bir yarına inanmak.

Ben de tam burada duruyorum.

Ne yalnızca gelenek diyorum, ne yalnızca modern akıl. İkisini aynı pencereden okuyorum. Çünkü mesele “nasıl umut ettiğimiz” değil; “o umutla ne yaptığımızdır.”

Sizce?

Yaşam dediğimiz şey zaten bu değil mi?

Her sabah gözümüzü açtığımızda, içimizden sessizce geçen o cümle: “Bugün yeniden mümkün.”

İşte bütün mesele, o cümleyi ciddiye almakta.

Eğer inanırsak…

Eğer mücadele edersek…

Eğer vazgeçmezsek!

Yarın dediğimiz şey, bir gün mutlaka bugüne dönüşür.

Bahar geç gelir bazen. Ama geldi mi, içimizde de bir şeyleri yeşertmeden gitmez.

Ve umut…

O günün en eski ama en güvenilir yatırım aracıdır.

Erich Fromm, Sevme Sanatı’nda sevmenin bir duygu değil, bir eylem olduğunu söyler. Ona göre sevmek; emek vermek, sorumluluk almak ve özen göstermektir. Belki de hayatla kurduğumuz bağ da tam olarak budur. Hayatı sevebildiğimiz ölçüde, kendimizi de sevebiliriz. Kendimizi sevebildiğimiz ölçüde ise, yarına dair kurduğumuz o umut daha sahici bir zemine oturur.

Ritüeller, severiz ya da sevmeyiz…

Ama hayatın bu hızlı akışında, bunca gürültünün, bunca savaşın, bunca kırılmanın ortasında insan bazen küçük bir ışık arar. Bir nefes, bir durak, bir “yeniden başlayabilir miyim?” sorusu…

Belki de bu yüzden tutunuruz kimi zaman ritüellere.

Belki bir dileğe, belki bir gül dalına, belki de sadece içimizden geçen o sessiz cümleye…

Ama hayatın terazisi hassastır.

Ne körü körüne inanmayı kaldırır, ne de tüm anlamları bir kenara itip ruhu kurutmayı öyle değil mi?

Asıl mesele, o ince çizgide yürüyebilmekte.

Ne bütünüyle teslim olmak, ne bütünüyle vazgeçmek…

Biraz inanmak, biraz sorgulamak.

Biraz tutunmak, biraz akışına bırakmak.

Çünkü bazen bu ritüeller…

Bu küçük tekrarlar, bu tanıdık alışkanlıklar…

Hayatın sert yüzü karşısında açılmış küçük bir pencere gibidir.

İçeri giren temiz bir hava, kısa bir mola, yeniden toparlanma imkânı…

Ne hayatın merkezine yerleşecek kadar büyük,

Ne de tamamen yok sayılacak kadar önemsiz…

Tam kararında.

Belki de yaşam dediğimiz yolculuk, tam olarak böyle bir denge meselesidir.

Ne eksik, ne fazla…

İnsana yetecek kadar umut, ayakta tutacak kadar gerçeklik.

Aristoteles’in ‘altın orta’ öğretisine göre erdem; eksiklik ile aşırılık arasındaki dengeli ve ölçülü durumdur.

İşte bütün hikâye belki de burada saklı.

Hayata bir tutam umut serpmek…

Ama onu akılla, emekle ve gerçeklikle dengelemek.

Yazımı burada artık sonlandırıyorken şimdilik satır aralarında bırakıyorum sizi.

Satırların yarenliğinde yeniden görüşünceye değin, sağlıkla ve  hoşça kalın.

Arşiv Haberleri