“Ülkü Yurdu Kulübü ve Baf’ın Hamamları...”

Sevgül Uludağ

BAF’TAN HATIRALAR...

Ulus Irkad

Baf’ta Ülkü Yurdu olarak bilinen kulübün etrafı da Ülkü Yurdu Mahallesi olarak bilinirdi. Kulübün önünde geniş bir meydanlığı andıran yol ve gene insanların da gelip içinde oturdukları Bambu Ağacının etrafında, tabii sırf gölge olduğundan dolayı kulübün kahvehanesini tutan benim hatırladığım Büyük Dayım Ahmet Hamdi’nin kafeteryasını işlettiği (1945 sonrası) kahvehanenin önündeki manzarası...

BEŞ DANE’NİN IŞIKLI UÇURTMALARI...

Dayım İkinci Dünya Savaşı sırasında esir alınıp da daha Baf’a gelmeden önce bu kahvehaneyi “Beş Dane” adlı bir adam idare etmekte ve o İkinci Dünya Savaşı günlerinde karartma uygulanmadığında, Beş Dane’yi hatırlıyanlar onun, çocuklara uçurganlar yapıp, kendisinin de kendi yapmış olduğu uçurganına ışık veren bir alet veya aydınlatma teçhizatları koyup, bunları gece karanlığında çok güzel renklerle bezeterek, havada uçurmasıydı. “Beş Dane” bu İkinci Dünya Savaşı günlerinde hayata veda edecek ve Dayım Ahmet Hamdi Esirlikten gelince ondan kalan bu Kahvehaneyi, önce Kahvehane sonra da Ülkü Yurdu Kulübü resmen kurulunca idare etmeye başlayacaktı.

AVUKAT SÜLEYMAN ŞEVKET’İN ÜLKÜ SPOR VE DEMİRSPOR TAKIMLARI...

Tabii aynı Kulüb yerinin Baf’taki iki takıma temel teşkil ettiğini ve bunları oluşturanın da 1936 yılında Aşelya Köprüsü’nün çökmesiyle kaybettiğimiz Avukat Süleyman Şevket’in, hem bu takımları oluşturup kurucu yetkili olması, hem de bu takımlarda futbolcu olarak yer aldığını da bana 1930’lu ve1940’lı yıllarda futbol oynayan iki eski Baflı Mehmet Süt ve Tahsin Saymen (Gusevra) anlatmışlardı. Süleyman Şevket “Ülkü Spor” ve “Demirspor” adını verdiği bu takımları kurmuş, sırasında o da sırf gençliği  bu takımlarda futbol ve spor yapmaya teşvik etmek için, kendisi de futbolcu olarak yer almıştı. 1936 yılında kazada öldükten 11 yıl sonra,  1947 yılında, Kulübü kuranlar, aslında esas kurucu olarak Süleyman Şevket’in de isminin geçmesine karşı çıkmadılar çünkü Kulübün bu şekilde oluştuğunu aradan onbir yıl geçmesine rağmen bilmekteydiler. O bölge insanları burası sırf kahvehane olarak işletildiğinden dolayı burasını meskenleri olarak bilirler ve bilhassa sabahları gölge olan Kulübün tüm bölgelerine bilhassa manzaralı olan deniz tarafına otururlardı.  Öğleden sonra o meydanı güneş bastığı için herkes daha fazla bambu ağacının etrafındaki gölgeye sığınırdı ki bu bambu ağacı dev bir ağaca da dönüşmüştü 1960’lı yılların sonlarında. Öğle sonrası güneş bastığında genelde  Kulüb veya kahvehanenin müdavimleri ön taraftaki girişte otururlardı.

BAMBU AĞACININ ALTINDA TARTIŞMALAR...

1930’lu ve 1940’lı yıllarda Bambu Ağacı’nın dört müdavimini, burada yaptıkları tartışmaların varlığını o zamanlar bunlardan biti olan, Baf Yollarını inşa eden İngiliz Baf Foreman’i (Ebistatı) Dedem Hamza Erdoğan’ı buradan anmak isterim. Dedeme göre o yıllarda ağacın altında toplananlar günün savaş haberlerini, Müttefiklerin durumunu ve de Radyodan Almanca program ve haberleri dinleyen, 1954 Kıbrıs siyasi sürgünü gazeteci Talat Taşer’in Alman Radyolarını dinleyerek onlara vereceği haberleri beklemekteydiler. Bambu Ağacının aramızdan erken ayrılan (1936) müdavimlerinden biri gene Süleyman Şevket’ti. Bu Bambu Ağacı tartışmalarında göze çarpan dört Baf aydını, Talat Taşer, Hamza Erdoğan, Dr. İhsan Ali, Süleyman Şevket (Ölümü 1936) ve Derviş Ahmet Raşit’ti. Dr Şevki Lüzinyan da 1930’lu yıllarda  bu toplantılara katılırdı. Talat Taşer, 1953-54 yıllarında İngiliz Hükümeti tarafından Türkiye’ye sürgün edilince o yıllarda genç ve CHP Gençlik Kolları Başkanı Bülent Ecevit’le tanışacak ve Dr. İhsan Ali ile onun arasındaki teması sağlayacaktı. Daha sonraları Dr. İhsan Ali Ecevit’in Ankara’da çıkardığı Akis Dergisi’nde yazılar yazmaya başlayacaktı.

ÜLKÜ YURDU KULÜBÜ’NÜN İÇİ...

Kulübün İçindeki odalarda Brefa ve çeşitli kağıt oyunları oynanırken, dıştakiler de dama, satranç ve tavla oynarlardı. Kağıt oyunları genelde kapalı oyun salonunda oynanır bu arada girişte kafeteryaya giden odanın, ki çok genişti, ortasında da bilyardo oynanırdı. Genelde kahvehaneye gelenler bilyardo da oynarlardı. Tabi kaybedenler ya kazananlara birşeyler ısmarlarlar ya da ortaya konan parayı alırlardı. Bu para da on şilin veya bir lirayı geçmezdi.

BAF’TAKİ HAMAMLARIN GENELİ NEDEN KULÜBÜN ETRAFINDAYDI?

Ben şimdi size etraftaki hamamlardan da bahsedeyim. Bu hamamlar kulübün burada olmasından mı, yoksa daha da eskilerden mi kaldı pek bilmem ama çevrede ismi Hamamcı Naciye (İki Hamamcı Naciyemiz vardı), Hamamcı Fatma, Hamamcı Bahire gibi isimleri olan kadınlar bulunurdu. İleride Volkanların evinde de ninelerinin çalıştırdığı bir hamam vardı. Bu Bölgeye yakın hemen Kulübün altında Baf Mahkemelerine kadar uzanan ve bazen Rexi Vadisi bazen de Hamam Bahçaları olarak anılan derin bir vadi bulunurdu. Rumlara ait “Babagoççino Bahçaları” da burada bulunmaktaydı. 1791 yılında meşhur Baflı Hoca Efendi İbrahim Sıtkı tarafından açılışı yapılan veya kurulan Baf Medresesi’nin Osmanlı Hamamları da burada bulunurdu ki bu hamamların 1791 yılından önce burada “Osmanlı Hamamları” adıyla bulunması mümkündü zaten burası Ebubekir Vakfı’na kadar giderdi ve Ebubekir Vakfı aynı zamanda İstanbul’da Selvili Tepe Medresesi ve Vakfı’na kadar uzanmaktaydı. İstanbul’daki Selvili Tepe Medersesi ve Baf Medresesi arasında temas büyüktü. İbrahim Sıtkı Hoca Efendi’nin bu Medrese’de yetişerek Medrese’den “Evliyalık” büyük onuru veya payesi aldığı da bilinmekteydi.

MEDRESEDEN YETİŞEN KIBRISLI SADRAZAMLAR...

Hoca Efendi Medreseyi açtıktan sonra Mısır’a gitmekte olan alimler muhakkak Baf Limanında birkaç gece kalarak Mesresede Hoca Efendi ile toplantılar yapmakta veya Medrese öğrencilerine o birkaç gün içinde ders vermekteydiler. Birçok Baflı çocuk bu seneler içinde (Sadrazamlar Mehmet Kamil Paşa ve Mehmet Emin Paşalar dahil) bu Vakıfların da yardımıyla İstanbul’da okumuşlardı. İşte hamamların çoğunun Mutallo’da değil de Ülkü Yurdu çevresinde olmasının başlıca nedeni Osmanlı veya Mederese Hamamlarının buralarda bulunmasın dan ötürü de olabilir.Volkanların ninelerinin hamamı bir başka sokağa veya mahalleye giderken yokuş üzerinde bulunan bir hamamdı. Ben bu Hamamcı teyzelerimizin veya ablalarımızın hepsini de tanıyordum. 1974 yılına kadar da onlarla bayağı sohbet şeklinde konuşmalarım da olmuştu. İşin ilginci Mutallo’da bu hamamlardan pek görmedim. Ama Mutallo’daki evlerin özel hamamları olduğunu biliyorum. Aynen bu hamamlar gibi özel alttan odunla ısıtmalı hamamlı evler de vardı ve bu evlerde ailelerin kendileri yıkanırlardı. Bazen komşularını ve komşularının çocuklarını da bu özel hamamları olan ev sahibeleri hamama çağırırlardı. Mutallo’da Albayrakların (Sinanların) evlerinde bu özel hamamlardan biri vardı.

Onların bu dönemde (1962-1964) kiracısı olduğumuzdan dolayı gayet iyi hatırlıyorum.

HAYATLARINI HAMAMLARDAN KAZANIRLARDI...

Muhakkak özel hamamı olan evler daha vardı ama dediğim gibi esas hamamcılar Ülkü Yurdu çevresinde bulunan hamamcılardı ve hayatlarını da bu hamamlara gelen müşterilerinin verdikleri paralardan kazanırlardı. Dip Baf’ta da bu hamamlardan vardı, hatta eski Baf medresesinin bugün park haline getirilen yerinde de ayakta kalan eski ve büyük bir medrese hamamı, son zamanlarda AB tarafından restore edilip “Bandabuliyo”nun yanında bugün sergilenmektedir. Ülkü Yurdu Kulübü’ne yakın olan Hamamlardan  olan Hamamcı Naciye Barsakcı teyzemizin hamamı da, gene karşısında bulunan diğer Hamamcı Naciye ablamızın  hamamı da hayatlarını bu işten kazanmaktaydılar (Baf’ta büyük yaşta olan kadınlara muhakkak ya abla veya teyze denilirdi). Hamamcı Naciye Barsakcı teyzemizin evlerini kiralama ve de bir de bakkaliyesinden hayatını kazanma durumu vardı ama diğer karşısında bulunan Hamamcı Naciye abla hayatını sadece bu hamamdan kazanmaktaydı ve inanın çocuklarını da torunlarını da bu hamamcılıktan kazandıklarıyla yetiştirmişti.

Bu hamamlarda sanırım dıştan esas yıkanılan merkez hamam odasının altında odun yakma yerleri vardı ve burada odunlar yanar, odanın altı ısınır bu arada bir şekilde gene bir depoda su da kaynar ve bu kaynar su bu odaya gelirdi. Tabi burası çok ısındığından dolayı içeride bir de suları karıştırıp ılıklaştırmak için soğuk su kurnası ve çeşmesi de bulunur ve sıcak suyla soğuk su fazla sıcağa alternatif olarak bulunur, yıkananlarda iki suyun karışıp ılıklaşması bir ferahlık sağlardı. Yıkanma odası o kadar fazla ısınırdı ki insan teninin üstünde buharla kabaran kirleri görür ve hem sıcak hem de soğuk suyla ılıklaştırılan suyla bu kirleri üzerinden temizler, eline aldığı sabun ve şampuanlarla da bir güzel yıkanırdı. Yıkanma işleri bittikten sonra soğuk ama artık sıcaktan dolayı pek soğukluğunu hissetmediğiniz soyunup giyinme odasına çıkar, belinize sardığınız silecekleri oraya bırakır, giyinmeye başlardınız.

HAMAMLAR MATİNE ŞEKLİNDE ÇALIŞIRDI...

Hamamlar matine şeklinde çalışırlardı ve haftanın belli günlerinde kadınlar da topluca, neşeli ve şarkılı aynı zamanda yemekli matinelere katılırlardı. Genelde kadınlar hafta sonları hamamlara gelirken, erkekler de hafta aralarında gelirlerdi.

PORTOKAL ÇİÇEĞİNDEN VE GÜLDEN YAPILAN KOKULARI HAMAMCI TEYZELERİMİZ DE YAPARDI...

Baf’ta maç yapmaya gelen yabancı takımlara da sırf futbolcuları ferahlayıp dinlensinler diye bu hamamlara futbolcularını korlar ve hamamcı teyzelerimiz de o gün bayağı bahşiş ve para kazanırlar, bu konuda da memnuniyetlerini belirtirlerdi. Bazı hamamcı teyzelerimiz gelen misafirlere özel olarak Baf kokuları veya özel Baf’ta yapılmış esanslar da verirlerdi. Bildiğim kadarıyla Baf’ta portokal çiçeğinden ve gülden yapılan kokuları bu hamamcı teyzelerimiz de yaparlar ve müşterilerine sunarlardı. Tabii maçta oynayan yerli takımımız Ülkü Yurdu futbolcuları da bu yakılan hamamlara girerler onlar da ücret neyse öderler, hamamcı teyzelerimizin veya ablalarımızın mutluluktan yüzleri gülücüklerle dolardı.

BAF’IN KENDİ KÜLTÜRÜ YOKOLUP GİTTİ...

Baf Ülkü Yurdu Kulübü ve Ülkü Yurdu Mahallesi’nin etrafındaki bu hamamlar aslında bir kültür ve tarih değeriydiler. Bazı özelllikleri Baf’tan başka hiçbir yerde bilinmeyen, farklılıkları olan bir kültürdü belki de... Bu kültür 1974’ le, insanların Baf’ı terketmesiyle yokolup gitti aramızdan. Baf’taki insanların şiveleri hatta Limasol veya Lefkoşa’dakilerin şiveleri bile değişikti. Yerel kültürler de vardı aslında.

Bu insanlarımız bırakın hep birlikte belli bir bölgeye yerleşmek yanında, Baf’tan geldiklerinde çeşitli bölgelere dağıldılar ve o yaratılan kültür de yokolup gitti.

1974 olayları o kültürleri de alıp götürdü ve yokoldu herşey…