Türkiye Batı ve AB ile Yeni Başlangıç Yapabilecek Mi?

Niyazi Kızılyürek

Geçtiğimiz hafta Avrupa bir dizi önemli zirveye ev sahipliği yaptı. G 7 toplantısı, NATO zirvesi, AB-ABD zirvesi ve çoktandır merak konusu olan Biden-Putin görüşmesi...

Bu toplantıların hepsinde ana konuyu, ABD başkanı Joe Biden ve izleyeceği siyaset oluşturuyordu. Trump’ın “Önce Amerika” diyerek sürdürdüğü unilateral girişimlerden sonra, Biden’ın takınacağı tavırlar merak ediliyordu.

Gerçi Biden seçildikten sonra izleyeceği politikaya dair ipuçları vermişti ama yine de Avrupa’ya yaptığı ilk resmi ziyaretin nasıl sonuçlanacağı ana merakla bekleniyor, ilgiyle izleniyordu.

Kuşkusuz, Putin ve Erdoğan gibi Batı dünyası ile sorunlu ilişkileri olan liderlerle yapacağı görüşmelerin sonuçları da ayrıca merak konusuydu.

Biden, bir yandan AB ve NATO ile uyum içinde çalışmak istediğini ortaya koyarken, diğer yandan da Putin ve Erdoğan ile esaslı ve samimi diyalog kurması, sorunları açık açık konuşması ve diyalogu sürdürme kararlılığı göstermesi, Avrupa Birliği’nin takınacağı tavırları da etkiledi. Nitekim önümüzdeki hafta yapılacak AB zirvesinde, Türkiye dahil, ele alınacak diğer konuları görüşmek üzere Berlin’de bir araya gelen AB patronları Merkel ile Makron, Türkiye ve Rusya konusunda mutabakata vardılar.

Merkel, Rusya’nın AB için büyük bir meydan okuma (zorluk) olduğunu ama aynı zamanda büyük bir kıtasal komşu olduğunu ve AB’nin güvenlik ve istikarı için Rusya ile diyalog içinde olunması gerektiğini söyledi.  Merkel’in bu yaklaşımı yeni değildi ama Biden’nın tavrının Alman başbakan açısından teşvik edici olduğu da bir gerçektir.

Merkel, Türkiye’ye dönük olarak da benzer bir yaklaşım sergiledi. Görüş ayrılıklarına rağmen, Avrupa Birliği ile Türkiye’nin birbirlerine ihtiyacı olduğunu belirten Merkel, ortak çıkar alanlarına dair mülteci meselesine, Libya ve Suriye’nin geleceğine işaret etti.

Fransa devlet başkanı Makron, Merkel ile hem Rusya hem de Türkiye konusunda hemfikir olduğunu söyledi ama bir noktanın altını çizme gereği duydu: “AB üyesi Yunanistan ile Kıbrıs’ın pozisyonları ve Doğu Akdeniz, Orta Doğu, Libya ve Kafkasya’da AB’nin kendi stratjik pozisyonları dikkate alınmalı.”

Daha önceleri Türkiye’ye yaptırım yapılmasını savunan Makron’un bu sözleri, küçük uyarılar barındırsa da, aslında Almanya’nın Türkiye politikasını benimsediğini gösteriyor. Dolayısıyla şimdi ABD, Fransa ve Almanya aynı çizgide duruyorlar.

Bu politika, Türkiye’nin şartsız olarak kabul gördüğü anlamına gelmez. “Havuç ve sopa” yöntemiyle Türkiye’yi Batı dünyasına bağlı kalma (kılma) politikası izleneceği aşikardır.

Peki, Türkiye Ne Yapacak?

Öyle anlaşılıyor ki, hem ABD, hem de AB Türkiye ile yapıcı bir diyalog sürdürmeye niyetlidir. Kimse ilişkilerin kesilmesini veya yeni krizler istemiyor. Türkiye’nin de son zamanlarda hem Yunanistan hem de Fransa ile yakınlaşma çabaları dikkatlerden kaçmıyor. Nitekim Cumhurbaşkanı geçtiğimiz günlerde Yunanistan ile yakalanan diyalog çizgisinden duyduğu menuniyeti belirtti ve Türk dış politikasında “eksen kayması” olmadığını vurgulama ihtiyacını hissetti.

Ancak olayların akışı başka şeyler gösteriyor. AKP’nin dışpolitikası büyük çelişkilerle doludur. 2010 yılına kadar Batı-eksenli  bir dış politika sergilemişken, daha sonraları Arap-İslam dünyasında liderliğe soyunup ciddi anlamda Batı karşıtlığı geliştirmiştir. Yakın geçmişte ise yine özü itibarıyla Batı karşıtlığı üzerine bina edilen “Mavi Vatan” doktrinine yönelerek askeri güce dayalı deniz jeo-politiği geliştirmiştir.

Üstelik, Kıbrıs’ı jeo-politik bir üs olarak kurgulayan ve Yunanistan’ı hasım ülke olarak konumlandıran Mavi Vatan doktrininin savunucuları, 2017 sonrasında AKP’nin koalisyon ortakları olmuşlardır. AKP’nin MHP ve Avrasyacı kanatla kurduğu bu ittifak, bugün de iş başındadır ve ne Kıbrıs sorununun çözümünü arzulamaktadır, ne de Batı ile iyi ilişkiler kurmayı. Onlar “stratejik otonomiden” söz etmektedirler ve Türkiye’nin unilateral bir dış politika izlemesini savunmaktadırlar.

Kısacası, AKP’nin iç politikada kurduğu ittifaklar, dış politikada Batı-eksenli uyum ve yumuşama politikalarına yönelmesini zorlaştırmaktadır.

Ayrıca şu da bir gerçektir ki, ülkenin insan hakları karineseinin kırık notlarla dolu olduğu bir dönemde Türkiye sırf  Batı dünyası açısından sahip olduğu jeo-politik önem sayesinde Batı’nın itibarlı bir müttefiki olması kolay değildir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan eğer bir kez daha eksen değiştirip Batı’ya sadece kurumlar düzeyinde değil, fikir düzeyinde de yönelecekse, ki kendisinden beklenen budur, o zaman iç politikada kendisine yeni müttefikler aramak zorundadır...