Tiyatroda oyuncunun ve seyircinin diyalektik ilişkisi

Yaşar Ersoy

Tiyatro, varoluşundan bu yana yalnızca sahnedeki oyuncuların, metnin ya da yönetmenin, tasarımcıların değil, aynı zamanda seyircinin de sanatıdır. Tiyatro, karşılıklı bir buluşmadır... Sahnede "oynanan" ile salonda "izlenen" arasında kurulan canlı, dinamik ve eşzamanlı bir ilişkinin sonucudur. Bu bağlamda, dramaturginin sadece metne, sahneye ya da oyunculuğa indirgenemeyecek kadar geniş bir kavramsal alana sahip olduğunu söylemek gerekir. Bu nedenle özellikle son yıllarda, "seyirci dramaturgisi" kavramı daha görünür ve tartışılır olmuştur ve tiyatroların oyun seçimini ve sahnelenmesini de etkileyen bir kavram haline gelmiştir.

Bu nedenle sahnelediğim her oyun seçiminde “tarihsel ve toplumsal yürek vuruşu”nu yakalamak sözüm, dilimde pelesenk olmuş bir ilkedir.   Çünkü “seyirci dramaturgisinin” temeli bu ilkededir.

Dolayısıyla “seyirci dramaturgisi”, tiyatronun bütünsel olarak tasarlandığı bir alan olmalıdır. Bu alan bütünsel olarak ele alınır ve oyun seçilir, sahnelenir, oynanır ve seyirci ile buluşabilirse başarılı olunur. Sadece çok seyircinin bir oyuna gelmesi, o oyunun seyirci dramaturgisinin doğru yapıldığı ve işlevsel ve başarılı olduğu anlamına gelmez. Nice oyunlar vardır ki çok seyirci çeker ama anlamsal ve işlevsel olarak boş çeker ya da sisteme uyumlanmış çeker.

Bugünün tiyatrosunda seyirci analizi yapmak, sadece pazarlama ya da bilet satışı için değil, aynı zamanda dramaturgi bakımından kararların belirlenmesi için de önemlidir. Hedef seyirci kimdir? Bu hedef seyirciye ne söylenecektir? Söylenecek olan seyircinin yaşamını iyileştirecek, güzelleştirecek, bir sorunla yüzleştirecek ve dönüştürecek mi yoksa eğlencelik boş ve hoş ya da olumsuz etkiler mi bırakacak? Ya da seyirciyi iyice karamsarlığa, hiçliğe mi itecek? Hangi sosyal bağlamda bu oyun sahneleniyor? Seyircinin toplumsal, tarihsel, politik, kültürel kodları nelerdir? Bu sorulara verilen yanıtlar, oyun seçiminden sahneleme biçimine kadar birçok aşamayı etkiler. Yani seyirci, yalnızca anlamı alımlayan değil, aynı zamanda anlamın kurulmasında aktif rol oynayan bir özneye dönüşmelidir.

 “Seyirci Dramaturgisi”nin ilk verileri epik-diyalektik tiyatronun kuramcısı ve uygulayıcısı Bertolt Brecht tarafından ortaya konmuştur.

 Bu bağlamda tiyatroda, oyuncunun ve seyircinin diyalektik ilişkisine bakalım...

Tiyatronun iki temel ögesinden biri oyuncu diğeri de seyircidir. Ve oyuncunun tarih içinde gelişimi seyircinin niteliğini ve seyirci dramaturgisini belirler.

Tiyatronun iki temel unsurundan biri olan oyuncu, sadece sahnede bir karakteri canlandıran ya da bir rolü oynayan kişi değildir. Oyuncu aynı zamanda seyirciyle bağ kuran, duyguları ve düşünceleri aktaran önemli bir sanatçıdır ve seyircinin niteliğini belirleyendir. Oyuncu ve seyirci ilişkisi tarih boyunca diyalektik bir süreç yaşar.

Tarih boyunca oyunculuk anlayışları, doğal olarak toplumsal ve politik koşullar gereği değişir.

“Seyirci Dramaturgisi” dediğimiz kavram ise seyircinin oyunu nasıl alımladığı, anladığı, yorumladığı ve ona nasıl katıldığıyla ilgilidir. Oyuncunun performansı, seyircinin oyunu algılama biçimini doğrudan etkiler. Yani oyuncu ve seyirci arasında karşılıklı bir etkileşim vardır. Bunu da belirleyen tarihsel, toplumsal ve politik koşullardır.

Antik dönemden başlamak gerekirse, Antik Yunan Tiyatrosu oyuncusu, dinsel ritüellerden doğan kolektif bir temsilin parçasıdır. Bu dönemde seyirci de kolektif bir bilinçle oyunu izler ve tragedya aracılığıyla “katharsis” yaşayarak toplumsal ve ahlaki bir arınma sürecine katılır. Seyirci dramaturgisi burada ortak bir kültürel konsensus üzerine kurulur.

Bu ortak konsensus seyirciye utanma, acıma ve korku duyguları üzerinden bir sorgulama ve içsel temizlenme (katharsis) yaşatır. Ve seyircinin, oyundaki kahramanın başına gelen kötü olaylara üzülmesini, acımasını ve benzer şeylerin kendi başına gelebileceğini düşünerek, utanç, korku hissetmesini ve böylesi olaylardan kendini uzak tutmasını sağlar.

Orta Çağ’a gelindiğimizde tiyatro, kilise merkezli bir yapıya bürünür. Oyuncu, dinsel anlatının bir aracıdır. Ve bu dönemde seyirci din eğitimine tabi tutulan cemaat konumundadır.

Rönesans ile birlikte oyuncunun sahnedeki varlığı dönüşmeye başlar. Bu dönüşüm oyuncunun özgürleşmesi yönündedir. Seyirci ise daha aktif, tepki veren, oyuna katılan ve oyunun içeriğini, ritmini etkileyen bir konuma yükselir. Böylece seyirci dramaturgisi daha dinamik ve karşılıklı etkileşim ve gelişim içinde bir yapıya kavuşur.

Modern zamanların tiyatrosuna gelindiğinde oyuncunun dönüşümü daha da belirginleşir. Konstantin Stanislavski ile birlikte oyunculuk, içsel psikolojiye dayalı bir derinlikli “gerçeklik” arayışına yönelir. Bu durum seyirciyi de değiştirir... Seyirci, sahnedeki karakterle empati kuran ve anlam üreten bir konuma geçer. Böylece seyirci dramaturgisi, psikolojik derinlik ve özdeşleşme üzerine kurulur.

Buna karşılık Bertolt Brecht epik tiyatrosunda oyuncuya farklı bir rol biçer. Oyuncu, karakterle özdeşleşmek yerine onu “gösteren” bir anlatıcıdır. Yabancılaştırma etkisiyle seyircinin eleştirel düşünmesi amaçlanır. Bu noktada seyirci dramaturgisi köklü bir değişim geçirir. Seyirci artık tarihsel, toplumsal ve politik anlamları sorgulayan aktif bir katılımcı ve yorumlayıcıdır.

Elbette tarihsel ve toplumsal koşullar gereği arada başka oyunculuk yöntemleri de olmuştur ve seyirci dramaturgisi de öyle şekillenmiştir. Ancak, ben burada başlıcalarını saydım.

Kısacası toplumsal koşullar değiştikçe oyuncu değişir, oyuncu değiştikçe de seyirci değişir, seyircinin değişimi ise tiyatronun anlam üretme biçimlerini yeniden şekillendirir. Bu diyalektik değişim ve gelişimin temel belirleyicisi ise başta da ifade ettiğim gibi tarihsel, toplumsal ve politik koşullardır. Bu nedenle toplumsal değişimler oyuncunun evrimi ve aynı zamanda seyircinin evrimidir. Oyuncu ile seyirci arsındaki diyalektik ilişki ise hep süre gelir.

Şimdi de yaşadığımız neoliberal post-modern zamanlardaki oyuncu seyirci ilişkisine bakalım...

Yaşadığımız neoliberal post-modern zamanlara bakıldığında çok ciddi problemlerle karşılaşırız.  Şöyle ki, oyuncunun ve seyircinin birlikte evrildiği tarihsel çizginin, post-modern dönemde tartışmalı bir kırılmaya ve değersizleşmeye uğradığını görmemek için kör olmak gerek. Özellikle neoliberal post-modernizm ile birlikte tiyatro, toplumsal ve tarihsel özden kopartılıp birey merkezli bir yapıyla, anlam ve işlev bilinçli biçimde bulanıklaştırılır, belirsizleştirilir ve “ben yaptım olduya” getirilir... Ve seyirciye tiyatro, popülizm unsurlarıyla allanıp pullanıp, manipülatif illüzyonla döşenip sunulur... Seyirci de bunu, yaşadığı sıkıntılara karşı uyuşturucu, rahatlatıcı hap niyetine yutar. Ve “Şak Şaklar...”

Yaşadığımız neoliberal post-modern zamanlarda “Sanat” ve “Popüler” kültür arasındaki ayrımlar giderek silinir. Bu durum ise, her şeyin eşdeğerleşmesine, sapla samanın karıştırılmasına, atla eşeğin yarıştırılmasına ve bir “Anlam, Etik ve Estetik Bulamaca” dönüşmesine yol açar.

Bu zamanlarda oyuncu, yeteneğiyle ya da daha kötüsü yeteneksizliği ile pazarlanabilen bir nesneye dönüşür. Sahne, anlamını, işlevini yitirir ve salt bir “YETENEK” gösterisine dönüşür. Daha da kötüsü ise yeteneksiz oyuncularla sahne izlenmez olur.

Böylesi koşullarda ise oyuncu, “kendinde sanatı değil, sanatta kendini severek” kendini pazarlamaya, PR yapmaya çalışır. Bu dönüşüm doğal olarak seyirciyi de etkiler... Seyirci kendisine sunulan popüler show dünyasının büyüsünde gerçeği fark etmeden, “kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgarına” misali önüne sunulan her şeyi beğenip “Şak şaklar...” Bu ahval ve şerait içinde seyirci artık görebilen, düşünebilen, yüzleşebilen, sorgulayabilen seyirci konumundan çıkar. Artık seyirci sadece duygusal bir boşalma (mastürbasyon) ya da kendisine sunulan popüler eğlence ağırlıklı gösteriyle gündelik sıkıntılarından kurtulma derdindedir.                         

En vahimi ise yalanın doğruyla seyirciye yutturulmasıdır. Prof. Dr. Acar Baltaş’ın vurguladığı; “En tehlikeli yalan, içine doğru karışmış yalandır" sözünde olduğu gibi, tiyatro da kısmi doğrularla manipüle edilen gerçekle, seyirciyi yanlış yönlendirir. Bunu da illüzyonla (yanılsama) yapar.

Böylece post-modernizmin şekillendirdiği seyirci artık derinlikten ziyade yüzeyselliği, tarihsel ve toplumsal bilinç yerine anlık tüketimi, boşalım ve rahatlamayı şak şaklar.

Oysa tiyatro, sanatın etik ve estetik değerleriyle toplumsal, tarihsel ve politik sebep-sonuç ilişkisiyle gerçekliği görünür kılan, eleştiren, dönüştüren bir eylem (dram) sanatıdır.  Oyuncunun bu eylem sanatında, yeniden yaratıcı ve eleştirel olarak konumlanması gerekir... Seyircinin pasif tüketici konumundan çıkarak düşünen ve sorgulayan bilinçli bir katılımcıya dönüşmesi tiyatronun işlevselliğini de geliştirecektir.

Yaşadığımız neoliberal post-modern zamanlarda “Her Şeyin Bulamaç Haline Gelmesi” ve değerlerin aşınması, yalnızca tiyatro alanında olmadı. Bu durumu esas belirleyen tarihsel, toplumsal, politik ve ekonomik koşullardır. Ancak bu durum kaçınılmaz bir son değildir. Oyuncu ile seyirci arasındaki diyalektik ilişki yeniden kurulabilir ve tiyatro yine toplumsal anlam üretiminin güçlü bir alanı haline gelebilir. Yeter ki, oyuncu–seyirci diyalektiği, seyircinin duygusal özdeşlemesinin yanı sıra bilinçlenerek düşünmeye, sorgulamaya yönelmesini sağlasın.

Böylece tiyatro, sahnede duygusal bir yanılsama yaşansa da toplumsal gerçekliğin eleştirildiği politik bir farkındalık alanı haline gelebilir. Aksi takdirde tiyatro, her gördüğünü “şak şaklayan” seyirciye ve sürekli bu “şak şaklara” yaltaklanan oyuncuya teslim olur.