*Aristoteles, “Duyularımıza güvenilebilir ancak kolayca kandırılabilir” der.
Aristoteles’ten bu yana, tiyatronun esas işlevinin yaşamı katlanabilir kılmak ve iyileştirmek olduğu söylenir. Bunu da tiyatro illüzyonla (yanılsama), özdeşleşme ve katharsis (duygusal arınma) unsurları ile yapar.
Antik çağdan beri tiyatrodaki illüzyondan, seyircinin, izlediği rol kişisinin hissettiği duyguları hissederek onunla özdeşleşmesi ve empati kurması amaçlanır. Bu amacı gerçekleştirebilmek içinse, bir “GERÇEKLİK İLLÜZYONU” yaratılarak, seyircinin, bir oyun değil, gerçek bir yaşam kesiti izlemekte olduğuna inandırılması sağlanmaya çalışılır. Gerçeklik illüzyonunun, oyun metninde, sahnedeki duyusal unsurlarda ve oyunculukta gerçeğe benzerlik yoluyla yaratılabileceği düşünülür. İllüzyonun diğer bir anlamı da “Yanılsama”dır. O nedenle Aristotelesçi tiyatroya, “Yanılsamacı Tiyatro” da denir.
İlerleyen dönemlerde, değişen, gelişen düşüncelerle “Gerçeklik İllüzyonu” konusunda, farklı görüşler ortaya konur. Anton Çehov, Henrik Ibsen, August Strindberg ve Arthur Miller gibi gerçekçi yazarlar, olayları ve karakterleri mümkün olduğunca gerçekçi bir şekilde ama toplumsal koşulları içinde yansıtmayı amaçlar. Gerçekçi (realist) tiyatroda "toplumsallık", yalnızca karakterlerin bir toplum içinde yaşaması anlamına gelmez. Daha derin bir anlamda, bireyin düşüncelerinin, davranışlarının, çatışmalarının ve kaderinin içinde bulunduğu toplumsal koşullar tarafından şekillendirildiği fikrine dayanır. Gerçekçi tiyatro, karakterlerini genellikle soyut ahlaki semboller olarak değil, belirli bir sınıfa, aile yapısına, ekonomik duruma ve tarihsel döneme ait insanlar olarak ele alır. Gerçekçi tiyatro yazarları, "İnsan neden böyle davranıyor?" sorusunu sorarken aynı zamanda "Onu böyle davranmaya iten toplumsal koşullar nelerdir?" sorusunu da sorar. Ve öylece “Gerçekçilik İllüzyonu” kapsamında seyircisine katharsisi (duygusal arınma) yaşatır.
En anti Aristoteles olan Bertolt Brecht de tiyatronun en yüce sanat olan yaşama hizmet ettiğini vurgular. Ancak Bertolt Brecht, Aristotelesçi tiyatronun seyircinin karakterlerle özdeşleşip duygusal bir arınma (katharsis) yaşaması gerektiği anlayışına karşı çıkar. Ona göre tiyatro, seyirciyi olayların içine çekip pasifleştirmemeli... Tam tersine, onu düşündürmeli ve eleştirel bir gözlemci konumuna getirmelidir. Brecht için tiyatro seyirciyi duygusal olarak etkilemekten çok eleştirel düşünmeye yönelten bir araçtır. Brecht’in “Epik Tiyatro”sunda, yabancılaşma ögesiyle de akıl yoluyla yargılama esas alınır. Brecht’e göre toplumcu gerçekçi tiyatro, yalnızca gerçeğin aynası değil, toplumsal dönüşümü de sağlayan bir sanattır. Toplumcu gerçekçilik, gerçekçi tiyatroda olduğu gibi, sadece gerçeği göstermekle yetinmez, olması gerekeni de işaret eder.
Bu iki söylemde (Aristoteles ve Brecht) de görüldüğü gibi, gerek idealizm, gerek Marksizm farklı düşünsel yaklaşımlarla yola çıkılmasına rağmen, tiyatroyu, yaşama sanatının hizmetine verirler. Ama ilerleyen satırlarda göreceğimiz gibi, neoliberalizm kendi çıkarları için kol kola girdiği post-modern anlayışla bunun tersini yapar.
Post-dramatik tiyatroda illüzyon yani yanılsama bir yanıltmaya, kandırmaya dönüştürülür. Seyircinin, yaratılan illüzyon ile duyguları manipüle edilir. Bu “Manipülasyon İllüzyonu”dur. Aristoteles’in dediği gibi, seyircinin duygularını kolayca kandırmaya yönelir... Bu kandırma ise, düzenin lehine yapılır ve neoliberalizm işine yarayacak karamsar, kaderci, geleceksiz, çıkışsız psikopatolojik yalnız bireyi üretilmesine hizmet eder... Ya da toplumsallıktan kopuk, tarihsizleştirerek, a-politik, derinsiz karakterlerle toplumsal sebep-sonuç ilişkisinden kopuk temalarla ya da eğlence unsurlarıyla seyirciyi kendi gerçekliğinden soyutlar, yabancılaştırır. Şöyle de diyebiliriz; kapitalist emperyalizm şehrleri bombalarla yıkarken, neoliberal post-modern tiyatro/sanat da görünmez mermilerini insanın zihnine ve ruhuna yöneltir... İkisi de kendi tasarladığı düzeni ve insanı yaratmanın peşindedir. Yani bir yanda şehirleri enkaza çeviren bombalar, diğer yanda ruhu ve bilinci kuşatan estetik müdahaleler, farklı araçlarla aynı sistemin ihtiyaç duyduğu insanı biçimlendirmeye çalışır.
Sara Ahmed “Duyguların Kültürel Politikası” adlı kitabında, duygulanımın ortaya çıkardığı duyguların yönlendirilebilir olduğunu belirtir. Tiyatroda, yanılsama (illüzyon) ve özdeşleşme ile seyircide çeşitli duygular oluşturulur... Ve bu duygular istenildiği şekilde yönlendirilebilir.
Antik Yunan tiyatrosunda duygulanımlarla duyguların ortaya çıkarılması ve toplumsal bir konsensüs sağlanması amaçlanır. Yani tiyatro ile toplumsal fikir birliğine varmak, ortak değerlerde anlaşmak, ortak bir karara veya görüşe ulaşmak amaçlanır. Bu da katharsis yoluyla yapılır. O nedenle Platon, Antik Yunan demokrasisini “Tiyatrokrasi” olarak da tanımlar.
Antik Yunan tragedyalarında ortaya çıkan acıma, utanma ve korku duyguları salt sanatsal etkinlikler olmadığı, aynı zamanda toplumsal katmanda katharsis yani bir arınma, şifalanma, iyileşme sağladığı belirtilir. Utanılacak şey yapma ki saygın insan olasın, acıma duygularını geliştir ki iyi insan olasın, özdeşleşme sağla ki empati sağlayabilesin ötekini anlayabilesin, korku duygusuna sahip ol ki suç işlemeyesin...
Sara Ahmed’den bin yıllar önce, katharsisin, “Duyguların Kültürel Politikası” içindeki yerini Aristoteles “Poetika”da şöyle yazar:
“Tragedyanın ödevi, uyandırdığı, acıma, utanma ve korku duygularıyla ruhu kötülüklerden temizlemek, iyileştirmektir.”
Antik Yunan tiyatrosunda katharsisin işlevi bu doğrultuda şekillenir. Böylece 10 bin kişilik, 15 bin kişilik amfi tiyatrolarda, kolektif seviyeye taşınan duygular, politik ve kültürel bir işlev görür. Antik Yunan tiyatrosunda katharsis, aynı zamanda kadere, mutlak güce karşı çıkan ve isyan eden ve bedel ödeyen bireyin erdemini de ortaya çıkarır... Prometheus, Medea, Antigone oyunlarında olduğu gibi... Aristophanes’in komedyaları ise hepten yaptığı eleştirilerle hepten toplumsal ve politik bir konsensusa yönelir.
PEKİ, NEOLİBERAL ZAMANLARIN POST-MODERN TİYATROSUNDA?...
Neoliberal post-modern döneme baktığımızda ise, neoliberalizm ile değişen toplumsal yapıda birey merkezli anlayışın ortaya çıkmasına hizmet eder katharsis. Bireye; illüzyon, özdeşleşme yoluyla yaşatılan katharsisle; yalnız, çaresiz, umutsuz ve çıkışsız olduğu enjekte edilir. Bunu da bulamaca dönüştürülmüş, sis perdesi arkasına saklanan duygu ve düşüncelerle yapar. Bireyin toplumsal koşullarla ilişkisi yok sayılır, toplumsal çelişkiler görünmez kılınır, toplumsal değişim ve dönüşüm potansiyeli sıfırlanır, insan eylemlerinin tarihsel ve maddi temelleri görünmez hale getirilir. Böylece kaderci ve soyut bireycilik enjekte edilir. Dolayısıyla katharsis de toplumsal alandan bireysel bir alana kaydırılır. O birey de neoliberalizmin ihtiyaç duyduğu psikopatolojik bireydir.
Post-dramatik tiyatro birey merkezli bir sistemin ürünü olarak ortaya çıkan birey merkezli bir tiyatral anlayıştır.
Bu anlayış kamusal alanın içini boşaltırken, katharsisin de politik tabanını değiştirir. Neoliberalci olumluluk kisvesi altında post-dramatik tiyatro, sistemin bütün kötülüklerini teşhir ederken, bu kötülüklerden kurtuluş olmadığını da sinsi sinsi enjekte eder. Ne yazık ki, post-dramatik tiyatroda oyun kişileri de sistemin kurbanı olduklarının bilincine varmadan, acıyı, utanmazlığı, çaresizliği, cinayeti hatta intiharı yaşayan ve gösteren kurbanlara dönüşür. Ve bundan mazoşist bir haz duyar. Post-dramatik tiyatroda sahnede yaşanan ve yansıtılan acı, sisteme-iktidara yönelik bir öfke ya da eleştiri teğet geçilir. Böylece Aristotelesçi tiyatroda katharsisle sağlanan toplumsal konsensüs, post-dramatik tiyatroda göz ardı edilir. Ama yanılsamayı yanıltmaya dönüştüren post-dramatik tiyatro olumluluk kisvesi altında sistemi eleştirir “miş” gibi yapmayı da ihmal etmez. Bu eleştiriyi de toplumsal, politik bir amaçla değil, neoliberal anlayışla bireysel düzeyde yapar... Ve değişimden yana değil, tam tersine mevcut düzeni korumak amacıyla yapar. Post-dramatik tiyatroda değişmeyen ve değişmeyecek olan; yalnızca kötülükler, sapkınlıklar ve cinayetlerdir ve bunlarla yaşamaya mecburiyet... Post-modern tiyatroda, tarihselliğin toplumsallığın ve değişimin yeri yoktur... Emeğin, kitleselliğin, umudun ve direnişin emaresi hiç yoktur. Tüm bunlardan soyutlanmış post-modern tiyatro, neoliberal egemen düzene hizmet etmekle kalmaz, onların elinde çirkin bir umutsuzluk silahına dönüşür, sığlaşır, vasatlaşır ya da piyasallaşır.
Bu mesele, elbette ki sanatçıların dünyevi ve politik duruşlarıyla çok yakından ilgilidir. Bu küresel dünya düzeninden, kapitalizmden memnun olmayan, bu bozuk düzeni sorgulayan, yargılayan sanatçılar, sahnede, düşledikleri insanca yaşanabilir dünyanın yasalarıyla tiyatro yapmayı inatla sürdürürler ve bir duruşa sahiptirler. Fakat öte yandan sahnede gerçek hayatı aynasından, toplumsal ve tarihsel gerçeklikle yansıtamayan ve seyirciyi, manipüle edici illüzyonla yanıltan tiyatrocular ise belki farkında olmadan (düzen aygıtlarının enjektesiyle) belki de bilinçli olarak, aslında eleştirmeye çalıştıkları bu adaletsiz düzene hizmet eder hale gelirler.
Böylece post-dramatik yazarların, yönetmenlerin, oyuncuların sisteme uyarca olmuş sahnelerinde, bireyin çaresizliği, yalnızlığı, bunalımı, kötülüğü, kaçışı, mutsuzluğu, umutsuzluğu intiharı yazılır ve oynanır.
Böylece post-dramatik tiyatro, sistemin istediği umutsuz, çıkışsız, karamsar insanı yetiştirmeye koyulur.
Böylece sanat özerkliğini ve muhalif tavrını, duruşunu yitirerek, mevcut düzene entegre, uyarca olur.