Günlerdir konunun özünden uzak, kısır bir tartışmanın içinde kıvranıyoruz.
Masumiyet karinesinin ardına saklanarak, birçok alanda yaşanan yozlaşmayı bahane göstererek, demokrasinin ana bekçilerinden biri olan medyayı ortadan kaldırma çabası aslında yaşananlar.
Medya geleneksel olarak 4. Kuvvet olarak tanımlanır!
Yani, yasama, yürütme ve yargıdan sonra demokrasi tesisi yanında, gücü elinde bulunduranları denetlemek gibi hayati bir görevi üstlendiğine vurgu yapılır.
Ancak teknolojinin gelişmesiyle, kuvvetler ayrılığının değiştiği ve bu gücün platform ve algoritmalara teslim edildiği tartışılıyor.
Çünkü siz sosyal medyada dolaşırken önünüze düşenler, aslında kendi özgür seçiminiz değil, şeffaf olarak yönetilmeyen algoritmik düzenin sonucudur.
Doğrudur; sadece geleneksel medya değil, sosyal medya da açık isim ve fotoğrafla insanları, suçları sabitlenmeden suçlu ilan edilebiliyor ve bu mağduriyet yaratabiliyor.
Dahası, medyanın, geleneksel ya da yeni, şeffaf olmayan sermaye yapısı birçok etik sorun yaratabiliyor. Çıkar çatışmasına sebep olabiliyor. Birçok ülke belli meslek örgütlerinin medya üzerindeki hisse paylarını kısıtlayarak ya da tekel yaratmanın önüne geçerek, çok sesliliği korumaya çalışıyor.
Ama biz bunu konuşamıyoruz bile.
Müteahhitlerin ya da turizmcilerin medya sektörüyle neden bu kadar ilgili olduklarını, kumarhane sahiplerinin kaç medya organı olabileceğini sorgulamıyoruz mesela.
Bugün birçok ülke “unutulma hakkı” ile kişisel hakları daha etkin koruma altına almaya çalışıyor.
Yani kişi suçlu bile olsa, cezasını çektikten sonra hayatında temiz bir sayfa açabilir ve hakkındaki suçluluk haberlerini artık kamu yararı taşımadığından sildirebiliyor.
10 yıl önce 1 gr uyuşturucudan mahkum edilmiş bir gencin, cezasına ek olarak bu haberlerin yükünü hayatı boyunca taşımak zorunda bırakılması çok adil bir sonuç değil zaten.
Şu anda mevcut yasalar, mahkeme salonu yanında, aslında mahkeme avlusunda da görüntü alınmasını engelliyor.
Geçmiş yıllarda Yüksek Mahkeme Başkanı’nın medya mensuplarıyla istişare ederek, bunu sadece kamuya mal olmuş önemli haberlerde serbest bırakması gibi örnekler var.
Bugün de uygulanabilecek bir yöntemdir.
Bu uygulama başlı başına, kamuya mal olmuş kişiler ya da kamu yararı barındıran olaylarla ilgili beklentiyi karşılar, ortaya atılan sıradan vatandaşın mağdur edilmesinin önüne geçer.
Kelepçe konusunun düzenlenmesi farklı maddelerle mümkün.
Böylece, kamuya mal olmuş kişilerin de kelepçeyle arşivlenmesi ve suçlu algısını güçlendirmesi törpülenmiş olur.
Başbakanlık Müsteşarı’nın kelepçeyle görüntülenmesi, sadece medyanın sorumluluğu olarak görülemez. Kaçma riski olmayan, özel koşul taşımayan kişilerin kelepçelenmemesi çok zor bir düzenleme olmasa gerek.
Yani aslında gazetecileri hapse atana kadar, eğer amaç daha demokratik ve insan hakkı odaklı bir düzenleme getirmekse birçok farklı şekilde bu mümkün.
Ancak amaç, “Başbakanlık ve çeşitli bakanlık görevlerinde bulunmuş Ünal Üstel, rüşvet iddiasıyla yargı huzuruna çıkarıldı” şeklindeki olası bir haberi engellemekse, tabii ki, bu anlamsız madde üzerinde ısrarcı olunur.
Kıbrıs Türk Barolar Birliği, bu ülkede demokrasinin bekçiliğini kendi doğallığında üstelenmiş bir misyona sahiptir.
Sicili bu kadar karanlık bir hükümetin farklı önceliklerle yarattığı bu yasakçı zihniyeti savunmak, Barolar Birliği’nin sorumluluğu değildir.
Barolar Birliği’nin temel sorumluluğu, vatandaşın adil yargılanma hakkını yapısal olarak sürdürülebilir şekilde korumak ve Anayasa’nın en temel ilkelerinden biri olan basın ve ifade özgürlüğünün bekçiliğini yapmaktır.
Acı olan şu ki;
Sıradan vatandaş, adil yargılanma hakkı ihlal edildiğinde yaşadığı zor süreçte, dava açarak hakkını arama konusunda zaten dezavantajlı. Dahası yargıda hakkını aramanın mali yükünün ağırlığı neden tartışılmıyor?
Adalet mekanizmaları gerçekten herkes için eşit ulaşılabilirlikte mi?
Ama gücü elinde bulunduranlar, medyanın ensesinde boza pişirebilecek güçlerini hoyratça kullanabiliyor.
Üstelik bunu sadece hapis tehdidiyle de yapmıyorlar.
İşle, aşla, aile ve geleceğiyle tehdit yaratabiliyor, medya mensupları üzerinde.
Gazetecinin habere ulaşma hakkını kısıtlayarak karartma uygulayabiliyor.
Rüşveti konuşurken, siyasetçinin rüşvetteki rolünü, medyanın etkisini lehine kullanma yapısını neden tartışmıyoruz?
Basın özgürlüğü dediğiniz şey, kimin neyi söylediğinden ziyade, mesleğin gelişiminin ne kadar açık olduğu, mesleğiyle karnını kaç gazetecinin doyurabildiği, kaç gazetecinin habere ulaşma hakkını sonuna kadar koşulsuz kullanabildiği ile de ilgili bir şey…
Bu aşamada demokrasi gailesi hisseden herkesin titreyerek kendine gelmesi gerekiyor artık!
Bugün Avukatlar Yasası, Avukat ve Stajyerlerin kıyafet kodlarını bir tüzükle düzenliyor.
Tüzüğe aykırı kıyafetle geldiği için mahkeme salonuna alınmayan avukatların hikayesine bu mesleği yapanlar, en az gazeteciler kadar aşinadır diye düşünüyorum.
Sadece avukat ve stajyerler değil, aynı zamanda mahkeme salonunda tanık, davalı ya da davacı konumunda bulunan kişilerin de bu kılık kıyafet kurallarına riayet etmeleri beklenir.
Ve bu tüzük başörtüsüyle mahkemede bulunulabileceğini düzenlemez.
Peki sayıları her geçen gün artan başörtülü kadın avukat ya da stajyerler için bu kılık kıyafet tüzüğü neden uygulanmıyor?
Yüksek Mahkeme bu istisnayı yaparken, Anayasa’nın laiklik ilkesiyle çelişki yaratabileceği konusunda neden rahatsızlık duymuyor?
Yargı reformu ile ilgili beklentilerin dile getirildiği haberlerin mürekkebi daha kurumadı!
Hukuk sisteminin değiştirilmesi dahil, Adalet Bakanlığı mekanizmalarından bahsedilirken, karşımızdaki örnekler, ne yazık ki korkularımızı katlıyor.
Bugün, “Başbakanlık ve Bakanlık yapmış Ünal Üstel rüşvet iddialarıyla yargı huzuruna çıkarıldı” diyen gazeteci, belki bu yasa maddesi olsa da hapse atılmayabilir. Hapis cezası teorik olarak kalabilir, ki bu bile yeterince yüz kızartıcıdır.
Peki ya sonra?
Özgürlüklerin, demokrasinin temelinin, Anayasal hakların bu kadar hoyratça alaşağı edildiği bir ortamda neler olabilir?
Sayın Başbakan başta olmak üzere, böyle bir habere konu olmak gibi bir kaygısı olmayan, “veremeyecek hesabım yok” diyen milletvekillerinin, söz konusu maddenin kaldırılması, öne sürdükleri endişeleri mevcut maddeler kapsamında giderilmesi ile ilgili de bir sorunları olmamalı!
Cumhurbaşkanı, medyanın bu haklı tepkisini görerek, basın örgütleri ve Barolar Birliği ile görüşmeler gerçekleştirdi.
Daha önce de ifade ettiği gibi, basın özgürlüğünü doğrudan baltalayacak girişimler konusunda Anayasal hakkını kullanmaktan imtina etmeyeceğini düşünüyorum.
Yani hala yapılabilecekler var.
Hükümetin de kendini aklamak için bir fırsatı!
Bu tartışma herkese lazım olan demokrasi ve ifade özgürlüğünün korunması meselesidir.
Yanlış yapan yargı mensupları olabilir diye mahkemeleri kapatamayacağımız gibi gazetecileri hapse atarak mesleği öldüremeyiz.
Yalan haberin, hakaretin, iftiranın yaptırımları zaten mevcuttur.
Ancak haber yapmanın yaptırımı hapislik olamaz!