TARİHİMİZİN EN AYDINLIK DÖNEMİNDEYİZ

Sinan Dirlik

Tuhaf biçimde “Türkiye tarihinin en karanlık dönemlerinden biri” olarak tanımlıyorlar yaşadığımız şu son birkaç ayı… Tuhaf, çünkü aslında onca trajedinin, onca kepazeliğin yaşandığı Türkiye tarihinin, (bizim ve bizden önceki kuşakların alışkın olmadığı kadar) en berrak, en aydınlık dönemini yaşıyoruz.

Hayır ironi falan değil, ciddiyim. Her şeyi an be an, en çıplak haliyle, en hızlı biçimde duyup öğrenebildiğimiz, tüm bilgi ve haber kaynaklarına en hızlı biçimde ulaşabildiğimiz bir döneme “karanlık” demek, eğer “işimize gelen bu değilse” ağır bir haksızlık!

Eğer kastedilen, gencecik insanların oluk oluk kanlarının aktığı dev mezbahanın karanlığıysa, biz hiç çıkmadık ki o mezbahadan?

Eğer kastedilen; devlet denilen heyulanın betonuyla, taşıyla, çeliğiyle, tankı, topu tüfeğiyle, marşları, sembolleri, yasakları, dayatmalarıyla beslenen karanlık gücüyse, o karanlık gücü üzerimizde hissetmediğimiz hiçbir dönem olmadı ki?

Bahsedilirken birer korku hikâyesi gibi, adları fısıltıyla söylenen Sansaryan Han’lara, Ziverbey Köşklerine “yetişemedik” ama büyüklerimizin önünden koşar adım geçtiği Gayrettepe ile Ankara DAL’ının ne menem bir şey olduğunu çok sayıda arkadaşımızla birlikte yaşayarak öğrenme “fırsatını” bulduk.

Orada tanık olduklarımızdan yola çıkarak da çoğu insanın “akıl sınırlarını zorlayan” Diyarbakır’a, Mamak’a dair anlatılanlara inanmakta hiç zorlanmadık… Her bir deneyim, insanoğlunun “bir sonraki etaba” dair tahayyülünü kolaylaştırır çünkü…

O yüzden İstanbul’un, Ankara’nın göbeğinde daha sadece 2 yıl önce yaşadığımız kitlesel gösterilere karşı devletin, medyanın, bir takım mürekkep yalamışın takınmış olduğu tutum capcanlı hafızalarımızdayken; bugün “yüksek güvenlikli bölge” ilan edilen Cizre’de, Yüksekova’da, Şırnak’ta, Silvan’da halka neler yapılabileceğini hayal etmek için belgeye bile ihtiyacımız yok. 

Gözümüzün önünden her biri vahşet belgesi fotoğraflar, videolar akıp dururken hangi “karanlık dönemden” bahsediyor olabiliriz ki? İşte hiçbir şey karanlıkta değil artık… Her şey gözümüzün önünde, gün ışığında olup bitiyorsa neyin karanlığından, hangi karanlık dönemden söz edilebilir ki?

İşkence edilip öldürüldükten sonra çırılçıplak Van’ın orta yerine atılan Kevser Elitürk’ü, işkence edilip öldürüldükten sonra cesedine ip bağlanarak bir askeri aracın arkasında Şırnak sokaklarında sürüklenen Hacı Birlik’i bilmiyorum, görmedim, duymadım demek mümkün mü artık, elimizin altında akıllı telefonlar, devletin her ne yaparsa yapsın kontrol edemediği, edemeyeceği sosyal ağlar varken?

Soma’da 301 maden işçisi toprağın altına gömüldükten, Suruç’ta 33 çocuğu katledildikten, Ankara’da daha geçen hafta 100 gencecik insan vahşice katledildikten hemen sonra suçluların peşine düşmek yerine kamuoyunu susturacak yayın yasakları getiren ve hiçbir cinayetin hesabını sormayan bir devlet mekanizmasının nesi karanlık?

20 Temmuz’dan 16 Eylül’e çoğu sivil 700’ü aşkın insanın hayatını kaybettiği olayların araştırılması talebini TBMM’de ellerini “hayır” diyerek kaldıran siyasi yapılanmanın nesi karanlık?

Rize’de ağzından köpükler saçarak “oluk oluk kan akıtacağız” diyerek miting yapan mafya reisine yakın koruma tahsis eden devletin neresi karanlıkta?

İlhan Çomak ve Serhat Tuğan İşlemedikleri suçlardan dolayı 25 yıldır cezaevinde yaşlanarak sadece “yeniden yargılanmayı” beklerken, yatak odalarında para kasalarıyla “cürm-ü meşhut” halinde basılan bakan çocuklarının elini kolunu sallayarak dolaştığı bir ülkede karanlıkta olan şey ne ki?

Cezaevinde tutuklulara yapılan saldırı sırasında devletin dozeriyle yıkılan duvarın altında kolunu bırakan Veli Saçılık’tan tazminat isteyen devlet kininin nesi karanlıkta?

Roboski’de tüm istihbarat raporlarına rağmen, çoğu çocuk 34 genci bombalayıp üzerini örten devlet alışkanlığının karanlıkta kalan nesi var?

İletişimin bu ölçüde hızlı, kolay ve mümkün olmadığı 70’leri, 80’leri, 90’ları yaşayan kuşağıma, bugün hâlâ yaşıyor ve birbirinin yüzüne bakabiliyor olma gücünü veren “bilmeme hafifliği”, artık yerini hiç bir yere kaçamayacağımız, hiç bir bahane üretemeyeceğimiz bir bilgi akışının ağırlığına terk etti.

Uzun yıllar sağdan soldan kulağımıza çalındığında “tevatür bunlar, kimse yapmaz bu kadarını” dediğimiz ne varsa her şey, fotoğrafıyla, videosuyla, “kaynağından ve anında” dökülüverirken önümüze, “duymadım, görmedim, bilmiyordum” deme lüksü neredeyse hoyratça alındı elimizden.

Şimdi bütün olup bitenler karşısında eğer susuyor ve susmakla da kalmayıp bütün bu musibetlerin kaynağı olan güce biat ediyorsak bu artık sadece ve sadece “kişisel seçimimizle” açıklanabilir.

Ve eğer bugün “tarihimizin en karanlık döneminden” söz eden biri varsa, o, bilin ki kendisi seçmiştir karanlıkta kalmayı… Yoksa bu güzelim coğrafyayı cehenneme çeviren güç, hiç olmadığı kadar aydınlıkta, 200 mumluk ampul gibi pırıl pırıl parlıyor önümüzde. Bilakis, “aydınlanma çağındayız”… Bütün mesele neyi seçtiğimiz artık…

--------

AH ŞU KIBRIS HABERLERİ…

Türkiye’den Kıbrıs haberleri yapsın diye gönderilen ve işsizlikten canı sıkılan bazı muhteremler geçen hafta, Cumhurbaşkanı Akıncı’nın bir konuşmasından hareketle galeyana geldiler ve Türkiye’ye üfleyiverdiler “haberi” : KKTC Euro’ya geçiyor!

Magazin yıldızlarının Girne maceralarından ve artık temcit pilavına dönen “müzakere” haberlerinden içi bayılan Türkiye medyası da, Kıbrıs’tan gelen bu “bomba haberi” şöyle bir elinde evirip çevirip, işin aslını anlayınca attı yine köşeye… Ama iyi denemeydi doğrusu… “İşleseydi”, iyi iş yapardı “haber!”…

Bir yandan “çözüm müzakeresi” yürütüp, çözümden sonra Kıbrıs’ın kuzeyinin de AB üyeliğini kazanarak doğal olarak Euro kullanmak zorunda olacağını bilip, bir yandan da “Ne? KKTC Euro’ya mı geçiyor?” diye şaşkınlığa düşüp manşete taşımak bize özgü sayısız tuhaflıktan sadece biri…

Evet, Kıbrıs Cumhuriyeti AB üyesi ve Euro bölgesinde bir ülke olduğu, çözüm gerçekleşirse Kuzey’in de doğal olarak AB’ye ve Euro bölgesine dahil olacağı bilinirken neyin şaşkınlığı bu? Hele ki Cumhurbaşkanlığı kaynaklarının “çözüm oldu olacak” havasını estirdiği bir dönemde?

Şaşılacak tek şey, Kıbrıs meselesine dair 40 yıldır bir arpa boyu yol gidemeyen Türkiye medyasının “Dış Haberler Editörlerinin” iyi niyetli saflığından yararlanarak ara sıra “manşete çıkma” fırsatını kollayarak Kıbrıs’ı mesken tutan bazı arkadaşların bu denemelerinde zaman zaman başarılı olabilmeleri! Helal olsun vallahi! Başarıyorlar!

Cumhurbaşkanı Akıncı’nın basın ofisinin bu konularda daha dikkatli olması gerekiyor. “Müzakerelerde ilerleme var” izlenimini güçlendirmeye dönük teknik açıklamalar yapılırken, bizim pusuda bekleyen acar gazetecilerimizi hesaba katmalarında yarar var.

“Önümüzdeki bahara referandum yapabilir hale geldik” mesajının altını çizmeye çalışmak anlaşılır bir şey. Çözümün doğal sonuçlarından biri olacak olan Euro’ya geçiş için teknik hazırlıklar için düğmeye basmak da anlaşılır bir şey. Ama bu “iyimser algı” oluşturulmaya çalışılırken, “Bilal’e anlatır gibi” bir dil kullanmak gerekiyor...

Cumhurbaşkanlığı ofisinin yapmadığını biz yapalım bari şurada meraklılarına:
Telaşa mahal yok! Eğer çözüm müzakereleri iyi sonuçlanır, çözüm konusunda mutabakat sağlanır, ardından referanduma gidilir, iki taraf da “Evet” derse, kurulacak olan “AB üyesi” Birleşik Federal Kıbrıs’ın artık “tamamında” Euro resmi para birimi olacak…

Bu arada ben size bir Nasreddin Hoca fıkrası anlatayım:
Hoca birinden borç istemiş, adam sormuş, “Hocam borcunu ne zaman ödeyeceksin”. Hoca “diken alacağım, onları koyunların geçtiği yerlere dikeceğim, yünleri dikenlere takılacak, ben yünleri toplayacağım, yünlerden ip yapıp pazarda satacağı ve Allah’ın izniyle borcumu ödeyeceğim” deyince  adam gülmeye başlamış. Hoca da “Hınzıır! Gördün hazır parayı nasıl da gülersin” deyivermiş…

Anladın mı çocuğum Bilal?