Tarih yazmak

Serhat İncirli

UBP, tarihinin en “Bizans entrikalarıyla dolu” dönemini yaşıyor...

Sadece belediye seçimlerindeki kafa almalar ile ilgili değil...

Parti içerisinde, inanılmaz bir “başkanlık” yarışı söz konusu...

Ve yine parti içerisinde, çok büyük bir de “cumhurbaşkanı adaylığı yarışı” başlamış durumda...

-*-*-

Ve herkes bir birini kesip, kendine yol açmaya çalışıyor...

Anlayacağınız, aslında bunların devlete veya beldeye hizmet amacıyla yarıştıkları yok...

Bunlar, kendi koltukları için yarışıyorlar, o kadar...

-*-*-

Dikkat edin, bir “tarih” tartışması başladı...

Eğitim Bakanı demiş ki, “ne yazık ki tarih yazacak insanımız yok”...

“Milliyetçi tarihçi” ve “Milliyetçi yazıcı” kesimden buna ciddi tepki geldi...

Meğer bu kavganın bile içinde, UBP’de başkanlık yarışı varmış falan...

-*-*-

Bu arada tarih demişken, bu kavgaya dahil olmak istemem ama “tarih”, bir bilimdir...

Ve tarih bilimi, tarafsızlığı gerektirir... Taraflı, milliyetçi, hatta faşist düşüncelerle tarih yazmak, Dr. Paul Joseph Goebbels’in işidir...

-*-*-

Neyse!

Kıbrıs’ta ve Türkiye’de tarih, devlet propagandasının en önemli parçasıdır ve ne yazık ki asla bilimsel anlamda doğruluk ve objektiflik içermemektedir...

-*-*-

Kıbrıs’ta ve Türkiye’de tarihi çok doğru ve çok bilimsel yazıp anlatanlar elbette vardır ama UBP’deki kavganın ya da KKTC’deki tartışmanın sebebi, bilimsel ve objektif bir tarih yazmak değil, paranın yettiği kadar propaganda yapmaktır...

-*-*-

Tarih demişken İngiltere aklıma geldi...

Ama gelin İngiltere’ye gitmeden, bir Osmanlı – Haçlı savaşından bahsedelim...

-*-*-

Osmanlı, 1571’de Venediklilerin elinde olan Kıbrıs’ı aldı...

Beylik ilan etti...

Batı ya da Haçlılar bunu asla kabullenmedi...

Osmanlı Devleti'nin Kıbrıs adasını alması, Avrupa'da büyük tepkilere yol açtı.

-*-*-

Ve Kıbrıs’taki savaş bittikten hemen sonra İspanyolların Batalla de Lepanto, İtalyanların ise Battaglia di Lepanto dediği İnebahtı Deniz Muharebesi yaşandı...

7 Ekim 1571 tarihinde Osmanlı Devleti ile Haçlı donanmaları arasında, İnebahtı yakınlarında yapılan bu deniz muharebesinde Osmanlı Devleti yenildi...

-*-*-

Dönemin Sadrazamı Sokollu Mehmed Paşa hemen yeni bir donanma hazırlamasını istedi.

İddialara göre, bunun için çok sayıda malzemeye ihtiyaç olduğunu, kısa süre içinde böyle bir donanmanın hazırlanmasının zor olacağını söyleyen Uluç Ali Paşa'ya, Sokullu; "Bütün donanmanın demirlerini gümüşten, halatlarını ibrişimden, yelkenlerini atlastan yapabiliriz. Hangi geminin malzemesi yetişmezse gel benden al" dedi...

O dönemde Osmanlı Devletinin gücünü göstermesi açısından çok önemli kabul edilen bu donanma, gerçekten güçlendirildi...

Hem de kısa sürede...

-*-*-

Çok ünlü bir olaydır, Vikipedi de yazar, Sokullu Mehmed Paşa, gönderilen Venedik elçisine, İnebahtı Deniz Muharebesiyle ilgili olarak "Biz Kıbrıs'ı almakla sizin kolunuzu kestik, siz İnebahtı'da bizi yenmekle, sakalımızı tıraş ettiniz. Kesilen kolun yerine yenisi gelmez, fakat kesilen sakalın yerine daha gür çıkar" falan demiş...

-*-*-

O dönemde, sadece altı ay içerisinde 150 kadırga inşa edilerek Osmanlı donanması yine eski haline getirildi...

-*-*-

Ve şimdi İngiltere’ye geri gelelim...

İngiltere’de okullarda yıllarca, İspanyol Donanması’na karşı 1588’de Fransa ile İngiltere arasındaki deniz bölgesinde, Calais kenti açıklarındaki savaşta İngilizlerin İspanyolları nasıl perişan ettiği anlatıldı...

-*-*-

İşte gerçek tarih veya tarihçilik bu noktada ortaya çıkıyor...

Çünkü olay, bir İngiliz kahramanlığından çok, Sokollu Mehmet Paşa’nın altı ayda inşa etmeyi başardığı 150 kadırganın, Akdeniz’de İspanyol Donanması’nı oyalaması ve durdurmasıydı...

İspanyol Donanması, Osmanlı ile uğraşırken, Calais açıklarındaki gemilerine destek veremedi... Ve İngilizler büyük bir zafer kazandı...

Hatta bu zafer, Protestan İngiltere’nin, Katolik İspanya tarafından işgalini engellediği gibi, Protestanlığın da devamını sağladı...

-*-*-

Yıllar, yüz yıllar sonra The Guardian gazetesinde bu gerçek, yani aslında hem İngiltere’yi hem de Protestanlığı Osmanlı’nın kurtardığı gerçeği yazıldı...

2004 yılında The Guardian’daki haberin başlığı, “İspanyol donanmasının mağlup edilmesi için Sir Francis Drake’e değil Türklere teşekkür etmeliyiz” dendi...

-*-*-

Bunları neden mi yazıyorum?

Mesela, sizlere tarih derslerinde, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasında iki Sovyet generalin katkılarından hiç söz edildi mi?

-*-*-

Gelişmiş, modern ve demokratik ülkelerde tarih, objektif bir bilimdir...

Gelişmemiş, geri kalmış veya geri bıraktırılmış ülkelerde ise tarih, şarlatanlık veya şaklabanlıktır...

Uğraşmayın!

Diyeceğim odur ki, tarih yazmak, propagandacı sahtekarların işi değildir...


Hukuk profesörü ve milli dava!

Metin bey bir hukuk profesörü...

Efendiye ders vermek kesinlikle haddimize değil...

Ama kafama takılan bir konu var...

Geçen gün resmi haber ajanslarımıza demiş ki, “... Kıbrıs benim için bir mesele değil, milli davadır...”

-*-*-

İyi bir avukatın “özenle” üzerinde durması gereken, üstlendiği bir davayı en erken zamanda tamamlaması mıdır?

-*-*-

Yoksa, iyi bir avukat, müvekkilinin suçlu olduğundan emin olduğu için, ceza almasını, mesela hapse gitmesini engellemek veya ötelemek için o davayı uzattıkça uzatmalı mıdır?

-*-*-

Bizim “milli dava” bir türlü bitmiyor...

Ve belli ki “hukuk profesörü” Metin kardeş de “uzadıkça uzamasından” pek şikayetçi değil...

Acaba diyorum, “müvekkilin kesinlikle suçlu olduğundan” dolayı mı?

-*-*-

Kıbrıs bir milli davaysa, hala bitirilememiş olmasından dolayı her anlamda kaybeden sadece Kıbrıslı Türklerdir...

Yaşamları dahil olmak üzere, her şeyleri tehlikededir...

Gelecekleri belirsizdir...

Mesela üzerinde yaşam sürdükleri topraklar “eğretidir, kanun dışıdır, hırsızlıktır”...

Ve ekonomileri çöküktür, göçüktür!

-*-*-

Bu bitmek bilmez milli dava, Kıbrıslı Türklerin tükenişine sebep olmaktadır...

-*-*-

Kısacası, evet size hukuk dersi vermek haddimize değil ekselansları ama “milli” dediğiniz dava, çoktan düşmüştür!

Vicdanlarımız da her gün tecavüze uğramaktadır ki o da ayrı bir mesele!


Fas, tarihinin en kötü ekonomik günlerini yaşıyor...  Her şey çok pahalı... Elektrik, su, gaz... İnsanlar ödeyemiyor... Ve Fas, bu satırları yazdığım sırada, Dünya Kupası’nda Fransa ile yarı final maçına çıkacaktı... Tribünlerdeki binlerce taraftar, ulusal futbol takımının zaferiyle sarhoş oluyor olmasına ama ülkede yaşanan felaketi de unutmuyor ve sloganlarını, marşlarını, maç sırasında da hep birlikte haykırıyor... Hayran oldum Faslılara... Keşke biz de onlar gibi olsak acımızı meydanlara, maçlara da taşısak diyecektim ama vazgeçtim... Aha devlette 13’üncü maaşlar da ödeniyor pek yakında... Ve fotoğraftaki Faslı yıldız Hakim Zayech, 2015’ten bu bugüne kadar kadrosunda yer aldığı ulusal takımdan tek kuruş ödenek almadı. Tüm ödenekleri,  Fas’taki yoksullara veya takımdaki personele verdi... Helal olsun... Umarım Fas Dünya Şampiyonu olur...