Tan ağarırken…

Asım Akansoy

Tan ağarıyor…gün doğuşu öncesindeyiz. Sıkıntılı, sancılı, bir doğum öncesi gibi…

Büyük bir başkalaşma yaşıyoruz. Değerler, davranışlar ve kurumlar her şey sarsılıyor. Bir şeyler bitiyor, bunu görüyorsunuz. Biterken, geçiş dönemlerinin değerler erozyonuna tanıklık ediyorsunuz. Başkalaşma, değişimin ve dönüşümün yerini almış. Doğru, yanlış ile yer değiştiriyor. Haklı haksız ile. Gerçek, gerçek olmayan ile. Yabancılaşma sarıp sarmalıyor ortalığı. Zaman kavramı çok farklılaşmış durumda. Hızlı yaşamlar, yavaş yaşamları çağırıyor gibi. Yavaş yaşamak ayrıcalık haline geldi, bakar mısınız?  Kapitalizm özellikle son on yıllarda yıkıp da geçmiş insanoğlunun üzerinden. 

Gün ağarmamış… Yani arafta kalma hali gibi. Büyük şaşkınlık yaşıyor insanoğlu, heryerde. 

Gün henüz doğmadı. Tam da ondan önceki hallerdeyiz. Sürekli bir tan ağartısı gibi…Başkalaşmadan kurtulup, akıl yoluna dönme ve değişimi bıraktığımız eksende sürdürmek, insanoğlunun iradesini gerektiriyor. Hiçbir dönüşüm, iradesiz gerçekleşmeyeceği gibi, bu alacakaranlıktan da kararlı, cesaretli, güçlü adımlar olmadan, kolektif adımlar olmadan çıkmak imkansız !

Tanıl Bora, Işık Kitabevi Konferası'nda şöyle bir laf etmişti : “Gün ağarırsa, düne sığınılır.” Bundan şunu anlayabiliriz. Gün, eğer insanoğluna yeni bir yol açmıyorsa, önümüzü göremiyorsak, karanlıksa; durmak, beklemek yerine, dünden kalkıp bugüne nasıl vardığımıza bakmamız gerekir. Çünkü yeni birşey başlamamışsa geçerli olan her zaman bir öncekidir. 

“Tamam berbat bir haldeyiz, anlaşılmıştır. Bundan sonra ne yapmak lazım?” Benim tercihim diyor, dünü nasıl kurduysak bugünü ve yarını o şekilde yani ilmek ilmek kurmak. 

Bu yorum bana çok anlamlı ve değerli geliyor. Peki dün nedir o zaman ? Ve dünden bugüne bizi taşıyan yollar, araçlar nelerdir ? Bu sorunun yanıtı çok uzun. Ancak 19. ve 20. Yüzyılın  özgürlük ve eşitlik mücadelesi, gerek teorik gerekse pratik düzeyde eşsiz örnekler, yollar, imkanlar barındırıyor. İnanılamayacak düzeyde zengin bir literatür var. Kimi saysan bir diğeri eksik kalır.  Meselemiz eğer, yaşamı anlamak ve anlamlandırarak, ezilenlerin yeni bir dünya kurma kavgasında saf tutmaksa, yüzümüz gülsün, işimiz zor değil. Son ikiyüz yıllık mücadele tarihinin önümüze koyduğu alternatifler inanın öyle böyle değil.

1980’lerle başlayan ve  darbe ile baskı ile kendini dayatan Neo-liberal kültür, dünyada öyle büyük bir alternatifsizlik algısı yarattı ki, Berlin duvarının yıkılmasının da etkisi ile oluşan boşluk ve şaşkınlık dönemi, kendini özgün siyasi hegemonyası ile ifade eder oldu. Bir yandan Neo-liberalizm bir diğer yandan siyasi uzantısı Popülizm son kırk yılda etkilerini her yerde belirgin kıldılar.

 

Özgürlükçü ve eşitlikçi sol ya daha ortodoks bir çizgi ile soğuk savaş dönemi söylemini yeniden üreterek, etkisizleşti; ya sistemi değiştirmek adına Neo-liberal reçeteyi, aklı ve  kültürü gözetmek zorunda kaldı ve küçüldü; ya milliyetçilikle dans ederek tutunmaya çalıştı ya da dünyanın içinde bulunduğu durumla ilgili yeni arayışlara girerek, yeni keşiflere çıkarak etkili olmaya çalıştı. Uzun ve meşakkatli dönem, ağır bir alacakaranlıktır son yarım yüzyıl.

Bölgesel sorunlar bu hareketlere çoğu kez gölge yaratsa, nefes almalarına ve toparlanmalarına yarasa da arayışı her zaman önde tutan, esneyebilen ama ne yaptığını bilecek kadar stratejik tutum alanlar güçlü kalabildiler.   

Elbette sol kadrolar da bu dönemden etkilenmediler değil. İlkeli duruşla hayatını demokrasi, özgürlük ve eşitlik mücadelesine adayanlarla, günü kurtarmaya çalışanlar, gün için siyaset yapmaya çalışanlar arasında giderek açılan bir makas her zaman görünür oldu. Dünyanın her yerinde.  Gün artık, Neo-liberalizm ile tarif edilmeye başlandı. Adı farklı konsa da konmasa da. Sola karşı, sendikalara karşı, demokrasiye karşı, örgütlü mücadeleye karşı, özelleştirmeci piyasacı yeni kültür, biricikliğini, tarihin sonu ile duyuruyordu. 

Yenilikçi, temiz yüzlü bir Neo-liberal şimdinin ağırlığı, özgürlük ve eşitlik temelli siyaset ile hayatı anlayan ve mücadele eden nice sol kadroya çok zor geldi, diye düşünmekteyim. Nicesi hem ilkelerini korudu hem de gelişmeleri anlamaya ve yönetmeye çalıştı, diğer bir kısım ise daha kolay olanı tercih etti. İdeolojik ayrılıklar, siyaset dilinde kendini farklı saiklerle açığa vurdu. Bazen tam anlatılamadı, bazen eksik bırakıldı. Öfke bazen akıl karşısında kazandı. Bazen de aklın sesi oldu.  

İlkeli siyaset bu dönemde, hayattan her zaman istediği cevabı alamadı. Çünkü hayat dönüşüyor, sosyal hakimiyet farklı bir kültürün etkisiyle şekilleniyor ve iletişim istenilen şekile bir türlü girmiyordu. İlkeler güçlü, araçlarsa kısmen zayıflamaktaydı bu tercihte olanlar için.

Bir diğer yandan, Neo-liberal kültür ile popülist siyaseti, sol olarak pazarlayanların ve bunu yüksek kamu menfaatı olarak sunanların yarattığı yeni dönemin şarlatanlıklarına şahit olduk. Burada belki daha güçlü araçlar vardı, ancak mesaj belirsiz, anlam zayıftı.  Mesaj yine ulaşmıyor, başkaları ile aynılaşmış siyaset dili reddediliyor, yabancı kalıyordu. 

Ancak günün o gelip geçiciliği içerisinde siyaseten benzeşen söylemlere yenik düşen ortalama bir düzenin bekçiliğini yaptı siyaset erbabı. Siyaset memurları dönüşüm değil, kabul arıyordu. 

Yazdığım gibi araftaydık. Hayatı anlamlandırmak için attığımız adımların karşılığını gerçek anlamda, dönüştürücü manada kavrayabilmekti marifet. Zor zamanlardı. Tan ağartısı gibi…Doğum sancısı gibi…

 

 

 

1986-87 yılları olması lazım. İlk o dönem tanıdım Sonay abiyi. Sert görünümlü, bıyıklı, sevgi dolu, yufka yürekli, öfkeli bir siyasetçi. CTP dendi mi, Mağusa’da önce Sonay Adem konuşulurdu. Gelişigüzel konuşmayı sevmeyen, ayakları yere basan ve bildiğini paylaşan bir kişiydi. Siyaset emekçisiydi aslında. Sürekli gelişmeleri algılama, izleme, okuma ve araştırmaya yöneliyordu. Kendisi ile pek çok sol kaynak paylaşıyor, yeni arayışları sohbet ediyorduk. Siyaset, halkın çıkarları, ezilen halkın hakları, eşitliği ve özgürlüğü mücadelesi olduğundan hareketle her zaman adil olmaya önem verirdi. Kıbrıslı Türklerin toplumsal varlığı onun için önemliydi. Tanıyabildiğim ölçülerde, ne bir başkasına ne de kendisine yapılan bir haksızlığı affetmezdi. Mücadele eder, kavga verirdi. 

Dokunulmayana dokunacak kadar cesaretli ve bedel ödemeye hazırdı. Dokundu da. Bütün mesele dokunulmaması gerekene dokunmam oldu, diyordu. Tüm dengeler o gün değişti, diyordu. Heryerde !

Siyasetin temiz kalması ve yolsuzlukların üzerine gidilmesi konusunda ilkeleri ile hareket etti. Korkusuzca ! 

Siyasi tarihimizi biraz araştırsın bu yönde meraklı olanlar.

Şunu çok açık yazmak isterim. Sonay abi ile tüm diyaloglarımda, kimseye kin ve nefret duymadığını gördüm. Evet, çok kızgın olduğu, tepkisel olduğu kişiler ve durumlar vardı. Öfkeliydi, bıyıklarını yiyor, her zamanki gibi içmediği sigarayı elinde döndürüyor, kokluyordu…Ama nefret ve hınç ile birine saldırdığına asla şahit olmadım. Bunu tarihi bir not olarak yazmak isterim. 

Bir ikincisi, sosyalist bir siyasi duruşu olan bir kişi olarak, kendi çevresi ve bulunduğu siyasi hareket içinde, temel değerlerde buluşmak kaydıyla kimseyi dışladığını görmedim. Kimseye farklı sınıf ve toplumsal kesimden olduğu için dışlayıcı olmadı. Tam tersi kucaklayıcı ve davetkardı tavırları. Dürüst ve ahlaklı olunmasına aşırı önem verirdi. Öyle olunması kaydıyla, birlikte yürünmesi gerektiğini düşünüyor, siyasetin dar alana hapsedilmemesi gerektiğini savunuyordu. Bunu da yazalım bir yere.

Ve üç, bıyıklı bıyıksız, genç yaşlı diye diye, çeşitli kadrolara karşı girişilen linç kampanyasını asla kabullenmedi. Bunun bölünme ve dışlamaya yol açacağını ve harekete zarar vereceğini sürekli konuştu; üzüldü. Çok üzüldü ve öfkelendi ! Verdiği kararlar 55-56 yaşlarında bir kişi için tamamen siyaset yapma, mücadele etme isteğinin iradeye dönüşmüş sonucuydu, başka birşey değil. Ötekileştirmenin, dışlamanın, dedikodunun, hor görmenin dik alasını gördüğü siyasi hayatında kendine yeniden siyaset yapma alanı aradı. Farklı düşündüğümüz konular vardı elbette. Tartışır yolunu bulurduk. Geniş ve büyük bir yüreği vardı. Nice arkadaşları ve dostları ile birlikte taş taş üstüne koyarak büyüttüğü yapının bir iç iktidar aracına dönüştürülmeye çalışılmasına kahroldu ve çeşitli kararlar verdi. 

Onuruyla yaşadı, ilkeli duruşunu asla kaybetmedi.  Tan ağartısında, siyaseten kaygan zeminde, asla ilkeli duruşunu bozmadan yürüdü. Rahat uyusun.