Talat Ilgar ve “Taşın Hafızası, Bir Artan Ilgar Biyografisi” kitabı

Eralp Adanır

   Biyografi yazmak, kolay yazım alanlarından biri değil. Biyografisini yazdığınız kişiyle (hayattaysa) yaptığınız görüşmeler peşisıra gelir. Kimi zaman anlatılar dağınıktır, kimi zaman yaşamın akışıyla sıralı haldedir. Ama karmaşıklığı düzeltmek bunu bir “yaşam akışı” içerisinde yol aldırmak, yazarın en çok uğraş verdiği alanlardan biri olur. Bunun yanında anlatılanları belgelemek, yan bilgiler vermek de biyografik çalılşmaların içerisinde yer alır.

   Sevgili Talat Ilgar, ülkemizin değerli isimlerinden biri olan basbası Artan Ilgar’ın biyografisini kaleme aldı. Öncelikle kitabın arka kapay yazısına bir bakalım...  

 

   “Bu kitap, yalnızca bir insanın yaşam öyküsünü değil, aynı zamanda bir idealin, bir mücadelenin ve bir inancı izlerini taşıyor.

   Taşın Hafızası, Artan Ilgar’ın çocukluk yıllarından başlayarak, eğitim hayatını, toplumsal mücadelesini, düşünce dünyasını ve ardında bıraktığı derin izleri samimi bir anlatımla gözler önüne seriyor.

   Geçmişin tanıklıklarıyla bugünün sorularını buluşturan bir biyografi, geleceğe daha adil, daha özgür ve daha onurlu bir yaşam kurmak isteyen herkes için ilham verici bir yolculuk sunuyor.”

 

   Kitabı 10 ana bölüm başlığı altında toparlamış Talat Ilgar. Artan Ilgar’ın yaşam mücadelesindeki yolculuğunun dönüm noktaları her biri. Bu yolculuk şöyle oluşuyor...

   1.bölüm;Bir Lefkoşa Çocuğu, 2.bölüm; Yarım Kalan Okuldan Trabzon’a, 3.bölüm; Susmayan Öğrenci, 4.bölüm; 1974: Diplomadan Savaşın İçine, 5.bölüm; Mağusa: Kaosun İçinde Düzen, 6.bölüm; Güzelyurt: Bedel, 7.bölüm; Bir Barakadan Sosyal Konuta, 8.bölüm; “İş Vermeyeceksiniz”, 9.bölüm; Boş Oturmayan Adam, 10.bölüm; Kaynak

   Kitabın önsöz’ünden ise şöyle seslenmiş okura...

 

   “Kaldı mı onlardan? Hani özverisiyle, disipliniyle, görev adamı kimliğiyle; prestijiyle, ağırlığıyla bulunduğu yere değer katan insanlardan kaç kişi kaldı? Zaman değişti. İnsanlar değişti. Eskiden hiç düşünmeden “Çok iyi biridir!” dediğimiz insanların sayısı azaldı. Kişisel menfaatler öne çıktı. E peki dostluklar? Nerede o dostluklar?

   Gönülden yardım etmek istedikleriniz sizi yolda bıraktı. Yalnız altını çizmek isterim: Gönülden yardım etmek istedikleriniz... Sonra insanın içinde başka bir anlayış filizleniyor: “Ne yardım edeyim ki ben buna?” ve bir bakmışsınız, prensipleri altüst edilmiş, kendi doğrularıyla ortada kalmış insanlardan biri olmuşsunuz bu ülkede.

   Bakmayın öyle olumsuz konuşmama. Vardır bir yerlerde hâlâ sizler gibi birileri. Memleketini gerçekten seven, toprağına taşına ölüp biten insanlar... Komşusuna bir tas yemek götüren, arkadaşına bir çanta portakal veren, masasından limonu eksik etmeyen insanlar... Her hafta mangal partisinde, “Ne getireyim be?” diye sorduğunuzda, eksiği gediği bol olsa bile, “Bir şey istemez gardaş, her şeyimiz var,” diyen insanlar.

   Konuya buradan başlamak isterim. Çünkü vicdanı bütün, başı dik bir adamdan bahsedeceğim. Karşılığını hesaplamadan yüzlerce iyilik yapmış; kendinden, eşinden, çocuklarından vermiş ama kimseyi yarı yolda bırakmamış bir adamdan... Kendi yuvasında bir tas yemek varsa başkasının yuvasında da olsun isteyen; kimse aç kalmasın, kimsenin başının üzerindeki dam akıtmasın diye gecesini gündüzüne katan bir adamın biyografisi.”

 

   Kitabın dili çok hoşuma gitti doğrusu. Sevgili Talat Ilgar, sadece babasının anlattıklarını buraya aktarmamış. Aktarılan olaylar, anılara zaman zaman kendi çocukluk anılarını da eklemiş. Bu da kitabın daha sıcak ve içten olmasını sağladı.

   Biyografik çalışmalar ne kadar “özel” olarak algılansa da aslında anlatılan yaşam öykülerinde Kıbrısımızın her halini; sosyal yaşamı, siyasi dönüm noktalarını, kutuplaşmaları ve mücadelelerin izdüşümlerini de bizlerin bilgi dağarcığına katıyor.

   Sevgili Talat Ilgar’ı bu değerli çalışmasından dolayı kutlarken, kitabın 52/53 sayfalarından bir alıntı yaparak yazımı tamamlamak isterim...

 

“1974: Diplomadan Savaşın İçine

   Babam, 1974 yılında Karadeniz Teknik Üniversitesi’nden mezun olduğunda artık bir Yüksek Mimar Mühendisti. Yıllarca süren eğitim mücadelesi bitmiş, Kıbrıs’a dönmüştü. Sevim’in, ailesi ve hayatının bundan sonraki kısmını kuracağı ülke buradaydı. Fakat ada, savaşın ve hemen ardından gelen büyük yıkımın içindeydi. Böyle dönemlerde insanın diplomasında ne yazdığı ikinci planda kalır. Babam da döndüğünde hemen bir mimarlık bürosuna oturmadı. Düzenli bir işe başlamadan önce, ihtiyaç olduğu için polise yardımcı oldu.

   Yıllar sonra bunu bana anlatırken özellikle dramatikleştirmedi. Fakat söylediği şeylerden biri, o günlerin ağırlığını tek başına anlatmaya yetiyordu. Şehitlerin naaşlarının kaldırılmasına yardım ediyorlardı. Babamın hayatını yazarken bazı yerlerde kelimeleri çoğaltmanın anlatıyı güçlendirmediğini düşünüyorum. Burası onlardan biri. Çünkü “ölüleri taşıdık” cümlesninin arkasına benim ekleyeceğim hiçbir sıfat, yaşanan şeyi daha gerçek yapamaz.

   Geçici olarak, ihtiyaç olduğu için oradaydı. Bir süre sonra başka bir haber aldı. Mimar ve mühendislere ihtiyaç vardı. İşte babamın meslek hayatı gerçekten orada başladı.

   Burası babamın hayatında önemli bir eşikti. O güne kadar başarması gereken şey çoğunlukla kendisiyle ilgiliydi. Okumak, geçinmek, sınavı geçmek ve mezun olmak. 1974’ten sonra önüne gelen meselelerin ölçeği değişecekti. Artık verdiği kararların karşısında yalnızca kendi geleceği değil, aileler, köyler, çalışanlar ve kamu kaynakları vardı. Üniversitede öğrendiği mesleğin gerçek hayattaki ağırlığını da ilk kez bu dönemde omuzlarında hissedecek, çizdiği bir çizginin veya verdiği bir kararın başka insanların hayatına doğrudan dokunabildiğini görecekti.”