Sulu, elektirikli bir kabus…

Tamer Öncül

Türkiye’den gelecek SU, yı(a)lan hikayesine dönmüşken; (temizi gelmeden “kirlisi”nin de geleceği) elektirik geleceği de konuşulurken; ÖLÜM’ün de geleceğini konuşmuyor kimse…
Türkiye’de yoğun tepkilere ve tartışmalara karşın, Mersin Akkuyu’ya yapılması planlanan Nükleer Santral ile ilgili ÇED (Çevresel Etki Değerlendirme) raporu geçtiğimiz gün Türkiye Cumhuriyeti Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından onaylandı.
Dünya’nın çoğu ülkesi tarafından artık tercih edilmeyen, öldürücülük riski çok yüksek bu santraların, alternatif enerji (güneş,su, rüzgar, termik vb) olanakları oldukça fazla olan Türkiye gibi bir ülkede niye tercih edildiğini anlamak zor! (İktidarda olanların her yatırımdan kazandığı rant oranlarını düşünmezsek, elbette!)  
Bir proje için “ÇED raporunun onaylanması”, çevreye ciddi anlamda bir zarar vermeyeceği anlamına gelir…
Türkiye gibi, insan hayatına olduğu kadar doğaya ve çevreye de değer verilmeyen bir ülkede Nükleer bir Santralın nelere yol açabileceğini düşünmek bile istemiyorum…
Maden ocakları başta olmak üzere,İŞ KAZALAR’ında dünya şampiyonluğuna aday bir ülkeden söz ediyoruz…
Her alanda, en ciddi  önlemleri almakla ünlü Japonların geçtiğimiz yıllarda yaşadığı Nükleer Santral Kazası kimseye ders olmamış anlaşılan…
Bu santralın burnumuzun dibine yapılacak olması bir yana, tüm Akdeniz’i ve çevre ülkeleri de tehdit edecek bir risk taşımasına karşın; neden bu kadar rahat bir biçimde yürürlüğe konduğunu anlamak gerçekten çok zor…
KıbTek’in iki dizel santral daha kuracak olmasını “çevre adına felaket olur” diye eleştirenlerin; ve bunun yerine Türkiye’den kabloyla gelecek elektriğin tercih edilmesini savunanların görmezden geldiği büyük riski, Nükleer Santral’a ÇED raporu verenler de görmezden gelmiş anlaşılan…
“Bizdeki santraller kapatılır; Türkiye’den kabloyla elektrik gelirse (santrallerin) çevreye verilen zarar ortadan kalkacak” diyenler; o kablonun nükleer bir bombaya göbek bağıyla bağlanmamız demek olduğunu görmüyorlar mı?
Kimse kusura bakmasın ama, ölüme Şükran çekenlerin ucuz (kısa erimli çıkara dayalı) politikalarına alkış tutanlar; rant peşinde koşanlar kadar üç maymunu oynayan bizler de suçluyuz, bu konuda…
Bu vurdumduymazlığımızın/rahatlığımızın nedeni “nasıl olsa bir nükleer kazadan sonra hesap soracak birileri kalmayacak” aymazlığı olmasın sakın?
Sizi bilmem ama, ben gelecek kuşaklara bırakacağımız bu kötü miras yüzünden (şimdiden) müthiş bir vicdan azabı çekmekteyim…
Eskiden, ara sıra gördüğüm bir KABUS giderek daha sık (ve daha uzun) girmeye başladı rüyalarıma…
Bir çölün ortasında, küçük torununun susuzluğunu gözyaşlarıyla gidermeye çalışan yaşlı kadın, çevredeki devasa akbabalara kuru toprak parçaları atmaktan fırsat buldukça çocuğa masal anlatıyor:
“21. Yüzyılın başlarında yaşayan atalarımız, yağmur sularıyla birlikte toprağımızın da denize akmasını umursamamışlar… Kendi su kaynaklarımızı  korumak yerine, deniz ötesinden hortumla su getirmeye çalışmışlar… Dağlarımızı oyup devasa( hem de kocaman havuzlu) villalar yapıp; lüks arabalar içinde günlerini gün etmeye; çevreye/doğaya ve tüm canlılara barbarca davranırlarmış…  Tembellikten fırsat buldukça, şu ilerideki akbabaya benzeyen yaşlı kabile reisinin sarayına koşar; etrafa attığı para tomarlarından en çok hangisi kapacak diye birbirleriyle kapışırlarmış…
Böyle günlerin birinde şu üstüne oturduğumuz toprak bu barbarlığa isyan edip ayağa kalkmış; sallantıdan ne hortum kalmış, ne kablo, ne de saray… O sessiz insanlardan öyle bir feryat yükselmiş ki Mısır’daki sağır sultan bile korkup kendini Nil’e atmış…”
O devasa akbabanın sinsice çocuğa yaklaşıp durmasından mı; masalın giderek korkutucu olmasından mı; yoksa vicdan azabından mı kan ter için de uyanıyorum…
Ne kadar dirensem de, masalın sonuna kadar rüyada kalmayı beceremiyorum…
Bunu başardığımda(başarabilirsem), masalın tümünü size de aktaracağım…
Olur ya, böyle bir masalın yaratıcısı olmak istemeyen insanlar çoğalır da; hiç yazılmamış olur böyle bir masal!...