Son günlerde Ceza Yasası ve Bilişim Suçları Yasası’nda yapılmak istenen değişiklikler, kamuoyuna tek bir başlık altında sunuluyor: “Suçla mücadele.”
Tetikçi olayları, artan kriminal vakalar, organize suç söylemi… Toplumda doğal olarak oluşan güvenlik kaygısı, bu tasarıların arkasına bilinçli biçimde kalkan olarak yerleştiriliyor. Ama burada uygulanan yöntem çok tanıdık.
İfade özgürlüğünü ve basın hürriyetini daraltan düzenlemeler, “güvenlik” söyleminin gürültüsü içinde sessizce geçirilmeye çalışılıyor. Çünkü doğrudan çıkıp “ifade özgürlüğünü sınırlandırıyoruz” demiyorlar. Onun yerine şunu yapıyorlar: Ülkedeki kriminal olayları öne sürüp, bu olaylarla doğrudan ilgisi olmayan cezalandırıcı maddeleri aynı paket içine sıkıştırıyorlar.
Silahlı saldırılar konuşulurken, aynı yasa metni içinde dijital yayınlara, sosyal medya paylaşımlarına, basın faaliyetlerine dönük cezai genişlemeler görünmez kılınıyor.
Bu bir tesadüf değil. Bu, bilinçli bir siyasal strateji. Toplumsal korku üretiliyor. Ardından bu korku üzerinden, ifade alanını daraltan düzenlemeler “kaçınılmaz güvenlik önlemi” gibi sunuluyor.
Oysa gerçek şu: Bir ülkede organize suçla mücadele etmek istiyorsanız, adres gazeteciler değildir. Adres sosyal medyada paylaşım yapan yurttaşlar değildir. Adres; kara para, silahlanma, sınır denetimleri, muhaceret politikaları, kayıt dışı ekonomi ve yaşam, siyasi koruma ilişkileri ve kamu içi denetimsizliktir.
Ama oralara dokunmak zordur.
Çünkü oralarda siyaset vardır.
Çıkar ilişkileri vardır.
Güç dengeleri vardır.
Dijital alan ise kolay hedeftir.
Ve tam da bu yüzden “suçla mücadele” söylemi, gerçekte bir yön değiştirme hamlesidir. Devlet, suçla mücadelede kendi kurumsal yetersizlikleriyle yüzleşmek yerine, kamusal tartışma alanını daraltarak sorunu örtmeye çalışmaktadır.
Kriminal yapıların güçlenmesinin sebebi ifade özgürlüğü değildir. Sebebi denetimsizlik, siyasi iradesizlik ve hesap vermezliktir. Ama bunları konuşmak yerine, ceza yasası üzerinden toplumun tamamına yönelen yeni bir baskı alanı kurulmak isteniyor. Bu yaklaşım son derece tehlikelidir.
Çünkü bir kez “güvenlik” gerekçesiyle özgürlükler budandığında, bunun geri dönüşü kolay olmaz. Her kriz, bir sonraki daraltmanın gerekçesi haline gelir. Bugün tetikçi olayları. Yarın başka bir başlık. Ve her seferinde kamusal alan biraz daha küçülür.
Ve şimdi asıl soruyu sormak zorundayız: Gerçekten suçla mı mücadele ediliyor, yoksa suç söylemi kullanılarak toplumun konuşma alanı yeniden dizayn mı ediliyor?
Benim gördüğüm tablo net: Bu yasa paketleri, suçla mücadeleden çok, kontrol siyasetinin parçasıdır.
İfade özgürlüğünü zayıflatarak güvenlik inşa edemezsiniz.
Basını baskılayarak suçla mücadele edemezsiniz.
Toplumu susturarak adalet kuramazsınız.
Buradan Başbakan’a açık bir teklif yapmak gerekiyor:
Eğer gerçekten suçla mücadele edilmek isteniyorsa, gelin bunu dürüstçe yapalım. İfade özgürlüğünü ve basın hürriyetini hedef alan maddeleri bu tasarılardan çıkarın. Dijital alanda cezalandırmayı genişleten, kamusal tartışmayı baskılayan düzenlemeleri geri çekin. Sonra hep birlikte oturup, gerçekten suçla mücadeleyi güçlendirecek başlıkları konuşalım.
- Organize suçla mücadeleyi güçlendirecek mali denetimleri,
- Kara para ve yasa dışı finans akışını engelleyecek mekanizmaları,
- Silahlanmayı ve yasa dışı ağları besleyen yapıları,
- Muhaceret, sınır ve nüfus denetimindeki boşlukları,
- Kamu içindeki rüşvet ve yolsuzluk çarklarını tartışalım.
Ceza yasasını, toplumu susturmak için değil; gerçek suç odaklarını hedef almak için güçlendirelim. Bu mümkündür. Ama bunun yolu özgürlükleri budamak değil, devleti sorumluluk almaya zorlamaktır.
Ve evet… Buna bugün, mevcut yasa tasarılarına itiraz etmezsek, yarın konuşacak alanımız da kalmaz.