SON NOKTA

Zeki Kayalp

Sağlıksız toplumda, sağlıklı futbol olur mu?


Sağlıksız toplumlar insana önem vermez. İşi oluruna bırakır. Ne zaman başı tokuşur, o zaman bağırıp çağırma başlar ve sağlığı konuşur. Öncesi veyahut sonrası hiç önemli değil. Yeter ki kör topal futbol oynanıp üç beş kişiyi memnun edelim.
Son zamanlarda sahalarımızda futbolcu sağlığını çok ciddi tehdit eden sakatlıklar yaşanıyor. Ambulans eksiği olsa bile sağlık ekipleri anında müdahale edebiliyor. Bu konuda Dr. Hikmet’in hakkını vermek lazım. Zamanında futbolcu sağlığı için büyük gayretleri olmuştu. Ancak, gelecekte başımızın ağrımaması için, futbolcu kardeşlerimizi de sağlık konusunda bilinçlendirmeli ve eğitmeliyiz. Maç içerisinde havaya zıplayıp sağa sola bağırıp yardım istemektense, ilk müdahaleyi saha içerisinde bilmeliler. En azından futbolda göremediğimiz kaliteyi, sağlık tarafında görebiliriz. Tabi, sağlık bilgileri de futbol bilgileri kadar olmaz inşallah.

Yabancısız lig, mahalle maçı gibidir
Hiç kimse kusuruma bakmayacak. Özellikle de yerli oyuncular. Şu anda yerli futbolcunun kalitesi bitmiştir. İyi ki, her takımda bir kaç yabancı var ve futbol az da olsa izlenebiliyor. Alın yabancıları dışarı, ha mahalle maçı, ha 7 (seven) side.
MTG son şampiyonluğunu yaşarken, Eyong, Gorden, Charles farkı vardı. Bir yıl sonra adamlar MTG’yi terk etti, MTG küme düşmekten son anda kurtuldu. YAK 3 yıl ard arda şampiyon olmuşsa, yabancı kontenjanının kalitesindendi. Geçen sene Mormenekşe müthiş çıkış yakaladı. Yabancıların katkıları çoktu. Serdarlı son maçta satılmasa, yabancılarıyla ligde kalacaktı. Nitekim adanın en iyi forvetini MTG’ye vermek zorunda kalınca bu sezon MTG başa oynamaya başladı. Sezon öncesi YBİ küme düşer dediler. Adamlar yabancıları sayesinde takır takır futbol oynuyor. Hem de sezona son 15 gün kala hazırlanabildiler. Kısacası bir takımda iki iyi yabancı varsa, etrafına serpiştireceğiniz adamlar da bu yabancılara ayak uydurursa, başarı kaçınılmaz olur.
Tabi, yerli oyuncuların hiç mi katkısı yok? Var tabi. Ancak yüzde 20 bilemediniz 30. Yüzde yetmişlik işi yabancılar yapıyor. Serhan-Serkan Önet kardeşler şu anda Kıbrıs Türk futbolunun önde gelen isimleri. Piyasaları rantabıl. Borsaya kosanız, sizlere çok iyi para kazandırır. Tıpkı geçmişte Ertaçların, Sabrilerin, Raiflerin kazandırdığı gibi. Sezon başı Doğan’a transfer oldular. Doğan şampiyon olur dediler (hala en yüksek şansı olanlardandır), ancak Doğan’ın yabancıları istenilen düzeyde olmadığı için Sekan-Serhan Önet kardeş transferinin çok fazla bir anlamı olmadı. Doğan’ın son 5 yıldaki ilk beş haftalık karnesi ile bu sezonun ilk 5 haftalık karnesini karşılaştırın, savunma yönünden en kötü sezon 2015-16 sezonu diyebilirsiniz. 
Kulüp yönetimleri şunu çok iyi bilmeli. KKTC’de öyle zart-zurt antrenör kıyımına gerek yok. Zaten kimin iyi, kimin kötü antrtenör olduğunu hala anlamış değiliz. Kıbrıs Türk futbolunda bildiğim birşey varsa, o da alt yapıya önem verilecek. Camiayı benimseyen futbolcular elde tutulacak. Çocukların yanına topu bilen iki iyi yabancı getirilecek ve çıkın oynayın denilecek. Bakın bakalım o zaman şampiyonluk gelir mi? Gelmez mi?

Futbolcu sözleşmeleri 
Futbolcular Derneği Başkanı Hüseyin Sadıklar futbolcuların sözleşmeli olması gerektiğini söyledi.  Hüseyin Sadıklar’a katılıyorum. Futbol Federasyonu ve kulüp başkanları bu önerinin üzerine balıklama dalmalı.
Ne için mi? Nedeni çok basit.
Şu anda KKTC ekonomisinin hali ile kulüplerin bütçe yapıları  ortada.

• İş dünyasında bir çok iş yeri çatır çatır kapanıyor. Nakit para dönemi çoktan bitti. Geri dönen çekler havada uçuşuyor. Borcu olmayan insan sayısı beş parmağımı geçmez.
• Kulübler tarafı tam bir rezalet. Dünyada eşi benzeri olmayan bir sistemle ayakta kalmaya çalışıyorlar. Gelirleri az giderleri çok. Bir yıl bakmışsınız kümede kalma  mücadelesi  veriyorlar. Bir sonraki yıl şampiyonluk mücadelesi. Böylesi yapılarda mali disiplin kaçınılmazdır. Zaten mali disiplini getiremezseniz futbolu geliştiremezsiniz. Yüzsüz bir yapı içerisinde cebellenip durur ve futbol on kişinin reklam aracı olur.

Önerim şudur;
Futboldaki üç unsur (Federasyon + Kulübler + Futbolcular) oturur bir masaya, sözleşmeler için tavan ve taban fiyatı belirler. Örneğin asgari ücreti de baz alarak tavan fiyatı asgari ücrete bağlar. Taban fiyat da 500 TL (rakamlar değişken olabilir). Bir anda kulüplerin bütçeleri yarı yarıya azalır. Örneğin yılda 1800 TL tavan fiyattan 15 futbolcusuna ödeme yapan kulüp 7 futbolcusuna da ayda 1000 TL ödeme yaptığını var sayarsak, toplamda bir sezon için 340 bin TL ödemiş olur. Böylelikle kulüplerin en büyük sıkıntısı olan gider tablolarında yüzde elli azalma sağlanır. Tabi, federasyon da yeni yapıya sıkı denetim ve ceza sistemi getirir. Dünya futbolu bu sistemi geliştirmeye çalışırken, bizler hala hayaller peşinde koşmaya devam edip ağlayıp sızlıyoruz. Messi bile vergi diliminden yargılanabiyor. Galatasaray, Barcelona UEFA’nın mali disiplin kriterine takılabliyor. İstedikleri futbolcuları transfer edemiyorlar.
Daha ne söyleyelim ne anlatalım ki? Ha bu sistemi beğenmeyen futbol oynamayacak. Böylece piyasa bir yıl içerisinde kendi kendini dengeleyip, kulüpler rahatlamış olacak. Futbolcular da istediği sözleşmeyi alacak. Futbol dilinde bunun adına da “futbolu kayıt altına alma” denir. Tabi, KKTC’de insanlar kendi kendilerini kayıt altına alamıyor, futbolu nasıl alsın diye sorabilirsiniz? Bu soruya da cevabım hazır. Nasıl ki Futbol Federasyonu KOP’a üyelik sürecinde tüzüğünü medazori UEFA kriterlerine göre bir ayda değiştirebiliyorsa, futbolun geleceği için de mali disiplini hayata geçirip, kulüpleri rahatlatabilir. Öyle her kafasına esen istediği taransferi yapar dönemi artık son bulmalı.

KKTC’de yeni moda: “Biz şampiyonluğa oynamıyoruz. Hedef ilk 5”
KKTC futbolunda bu sezon yeni bir icat çıktı. Ligde hangi takım lider olup da bir sonraki hafta liderlikten olduysa, ilk demeç “Biz şampiyonluğa oynamıyoruz. Hedef ilk 5” oluyor.
Madem şampiyonluğa oynamıyorsunuz, neden dünya kadar para harcayıp gazetelerin manşetlertini süslüyorsunuz. İş olsun diye mi?
“Biz şampiyonluğa oynamıyoruz” cümlesini bir psikoloğa sordum. Cevabı çok netti. “Kendine ve takımına güvenmeyenler” bu tür açıklamalar yapar diyor. 
O kadar mütevazi olmuşuz ki, biraz daha kırılacağız. Şampiyonlar Ligi’ne ve UEFA Kupası’na gitmek istiyoruz ya, “Hedefimizi de ilk beş” belirlemişiz. Sanki de ligimizde Real Madrid, Barcelona, Atl. Madrid var ve arkalarından belki 4’üncülüğü ve 5’inciliği yakalarız.
“Kendine güvenmeyen komutanla zaferler kazanılmaz”. Demek ki, antrenör de işini garanti altına almak için garanti cümleler sarfediyor. Hedef ilk 5  ise koltuk garanti. Değilse Allahu Ekber. 

Meliz Redif’e nasıl sahip çıkmalı?
Meliz bir dönem Kıbrıs Türkü’nün gurur kaynağı oldu. Türkiye’de elde etmiş olduğu dereceler, olimpiyatlara katılan ilk Kıbrıslı Türk olmasıyla hepimizi gururlandırdı.
Türkiye’de de bir çok sporcu Meliz gibi Türkiye’nin gurur kaynağı oldu. Örneğin Süreya Ayhan, Nevin Yanıt, Aslı Çakır, Eşref Apak. Hem de olimpiyatlarda ve avrupada madalya almış isimler. Başarılarını hep beraber alkışladık. Günün sonunda bir de bakmışız ki, tümü dopingli çıktı. Yani hilebazlıkla bir yerlere gelmeye çalıştılar.
Bizim Meliz’e de Türkiye Atletizim Federasyonu (biyolojik karnesindeki) kan değelerinin farklı çıkması sebebiyle spordan 3 yıl men cezası verdi.
Merak ettim ve araştırdım. Nedir bu (biyolojik karne) diye?
Biyolojik karne her atletin bir nevi kimlik kartıdır. Yapılan tüm doping testleri o karneye yazılır. Sizler atlet olarak yaptığınız tüm antrenman programlarınızı, kaldığınız otelleri, kamp yerlerini WADA’ya bildirmeniz gerekir. WADA sizden dopig numunesi alırken verdiğiniz adreste olmanız lazım. İstediği zaman istediği saatte sizden örnek alabilir. Ve bu numuneler karnenizdeki kan değerleriyle farklılık gösterirse sizi doping yaptı diye suçlayabilir.
Meliz’in karnesdindeki kan değerleri ile son yapılan doping testindeki kan değerleri arasında farklılık yaşandı. WADA bu farklılığı doping olarak algıladı. Tıpkı, diğer ülkelerde algılandığı gibi ve Meliz’e ceza verildi.
Peki, bu kararı alan kimler? Profesörler, bilim adamları. Yani abur cubur adamlar değil. Öyle, bizdeki tahkim kurul kararlarına benzemez.
Şimdi bizler kimleri suçlayalım?
Doktorları mı? Meliz’i mi? Türkiye Atletizim Federasyonu’nu mu? Yoksa, Meliz’i bu duruma düşürenleri mi?
Bilimsel çalışma yapan doktorlarla oturup konuştuğunuzda, ki onlar teknik olarak bizlerin çok ötesinde, Meliz’in kan değerlerindeki değişimin doping yapıldığı anlama geldiğini söyleyebilmektedirler. Kan değerlerindeki aşırı artışın, hormonsal değişimin DOĞAL OLMAYAN YOLLARDAN ALINAN İLAÇLARLA OLDUĞUNU, bu ilacın da kesinlikle dopig sayıldığı biliniyor.( İLAÇ İSMİNİ BİLİYORUM ANCAK KÖTÜ ÖRNEK TEŞKİL ETTİĞİNDEN İLACI SÖYLEMİYORUM). Yani sırf Türkiye’de başarılı olduğu için ve Olimpiyatlarda bizleri temsil ettiği için bile bile ladez olmamıza gerek yok. Dünyada nice sporcular  elde etmiş oldukları altınları dopig testleri sonucunda geri verdi. Evet, Meliz’in atletizimine saygımız sonsuz ancak dopingli çıktığı için de saygı duymamızı  lütfen kimse beklemesin.
Duygusal olabiliriz. Değerlerimizi de yitirmek istemeyiz. Hatta Meliz göz bebeğimiz de olabilir. Ancak doğru oturup doğru düşünmenin zamanı  gelmiştir.
Şunu lütfen herkes aklının bir ucuna yerleştirip unutmasın!

1) KKTC şartlarında 16-17 yaşına gelen hiç bir atlet ilerleyen dönemde normal yollardan derecesini OLİMPİYAT barajı seviyesine ÇEKEMEZ. İmkan ve ihtimal yoktur. Hele hele atletizm hayatına Türkiye’de devam ederse. Hiç yoktur.
2) Meliz’in atletizim yaptığı yer Türkiye. Yani dünya litaratüründe Doping’in anavatanı. Bu yüzden yorum yapılırken gelecek nesilleri bilgilendirici ve duygu yüklü yorumlardan kaçınılmalıyız. Eğer bir sporcu illegal olarak ilaç alıp derece yükseltirse, o sporcu benim için SAHTEKARDIR. Adı ister Usain Bolt, ister Ben Johnson, isterse Meliz olsun.

Sizlerle güzel bir örnek paylaşarak DOPİNG konusuna son noktayı koymak isterim.
Lens Armstrong dünyanın gelmiş geçmiş en önemli bisikletçilerindendi. Fransa bisiklet turunu ard arda 5 kez kazandı. İnanılmazı başarmıştı. Amerika Birleşik Devletleri’nin gururu oldu. Kendi adına kitap çıkarttı. Kanseri nasıl yendiği anlatılıyordu. Kitabı okuduğunuzda göz yaşlarınızı tutamazsınız. Gel zaman git zaman Fransız bir gazeteci Armstrong’un peşine düşüp, nasıl doping yaptığını ortaya çıkardı. İki yıl önce de Armstrong mahkemede doping yaptığını itiraf etti. Tüm birincilikleri ve maddi kazanımı elinden çatır çatır alınıyor. Sponsorları Armstrong için teker teker dava açıyor. Amerika’nın gururu, dünyanın en iyisi bir anda dünyanın en kötüsü olmuştu. İşte, dopigle mücadele verilirken, böyle veriliyor. Koskoca Amerika’da bir kişi çıkıp da “Aman o bizim gururumuzdu. Aman o bizim herşeyimizdi. Evladımızdı” demedi. Kendi yaptı kendi buldu. Cezayı çekmelidir dedi. Olay bu kadar basit. Bizler hala daha ahlar vahlar çekip feryat ediyoruz. Neredeyse WADA’yı suçlu göstereceğiz. Halbuki, WADA’yı ayakta alkışlamalıyız. Alkışlamalıyız ki, yeni nesiller spor yaparken nelerle karşılaşacağını ve sahtekarlıkla bir yerlere gelinemeyeceğini bilsin.