Sol’un Rantiyeleri*

Tümay Tuğyan

Gezici anketinin sonuçları, bir süre daha gündemde olmaya devam edeceğe benzer.

Yine kimilerince çok beğenilen, manşetlere çekilen, kimilerince ise hiç beğenilmeyen, manipülatif bulunan sonuçlar var karşımızda.

Doğaldır.

Bu yazının konusu da zaten anket sonuçlarını tartışmak değildir.

Amaç aslında biraz da bu ankette altı çizilen bir meseleye, insanların federasyon konusundaki beklentilerine, sınıfsal bir zeminden bakabilmeye çalışmaktır.

Adada bugüne değin federal bir çözüme ulaşılamamış olunmasının pek çok nedeni vardır.

Bu nedenleri, geniş bir siyasi perspektiften tartışabiliriz.

Kuzeyden bakarak…

Güneyden bakarak…

Sağdan…

Soldan…

Tarafların egemenlik hassasiyetleri, güvenlik ihtiyaçları, mülkiyet meselesi, garantörler, şunlar, bunlar diyerek pek çok alt başlık açıp, tartışabiliriz.

Tartışıyoruz da…

Oysa federasyon talebinin ana taşıyıcısı olan ‘sol’un, bu talebi taşırken çevrelendiği diğer değerlere ne oranda sahip çıktığının, bu talebin toplumun gözündeki inandırıcılığının sürdürübilmesine olan etkilerini pek konuşmuyoruz.

Sol nedir?

Solcu kimdi?

Sosyalizm, nasıl bir tahayyüldür?

***

Kıbrıs’ın kuzeyinde sol, kendini aslen ‘çözüm ve barış’ istenciyle var eder durumdadır.

Anti-militarist duruş ve barış savunuculuğu pek tabii solun, her hâl ve şartta, taviz vermeyeceği, vermemesi gereken bir dünya görüşü olmakla beraber, çok daha bütünlüklü, çok daha sınıfsal temelde bir sosyalizm ülküsünün benimsenmesi anlamında, Kıbrıs’ın kuzeyinde sorunlu bir kimlik vardır, ‘anaakım’ sol siyasette.

Çok daha ilkesel düzeyde sol savunusunu yapan ve ne yazık ki tam da bu sebeple ‘marjinalleştirilen’ siyasi oluşumları tabii ki tenzih ederek söyleyebilirim ki;

‘Sermaye mi emek mi?’ şeklindeki basit soru üzerine inşa edebileceğimiz sosyalizm-kapitalizm karşılaştırmasında, sözünde ‘emek’ olduğu halde, ekonomi icraatında mütemadiyen ‘sermayeye’ hizmet eden, ekonomik zenginliğin adil dağıtımı talebini yükseltirken, talihsiz bir ‘zengin’ tanımınıyla, sermayedarı koruyup, memurla didişen, sosyalist mücadelenin olmazsa olmaz paydaşlarından sendikaları, toplumun gözünde önemsizleştirmeyi marifet sayan bir sol(!)’un dilinde, haliyle eğreti kalmaya mahkum ediliyor federasyon.

Çevremizde yaşanan savaşlara ‘insani’ boyutuyla bakmak, ezilen halklarla empati geliştirmek yerine, egemen söylemle uyumlaşan…

Başta iklim krizi olmak üzere çevre sorunlarıyla ilgili bir politika sırtlanma ihtiyacı duymayan…

Hayvan hakları gibi dertleri bulunmayan bir sol(!)’un dilinde, gerçek anlamda eğreti kalıyor federasyon.

Ve insanların biraz da aslında, ‘federasyona’ değil de, federasyonun ‘savunucusuna’ olan güveni, inancı eriyor.

***

Tam bu noktada, Ahmet İnsel’in ‘Sol’u Yeniden Tanımlamak’ adlı kitabında, Türkiye Solu’na yönelttiği eleştirel bakışı, kendimize yöneltebilmenin de zamanıdır sanırım.

Solun kendini sorgulamasının ve etik bir sorumluluk olarak sosyalizmi savunmasının gerekliliğine işaret ediyor İnsel ve ekliyor:

‘Sol ufuk ve tahayyül içinde yer alan insanların bu sayfayı güvenle çevirebilmeleri için, önce kendilerini, kendi tahayyül dünyalarını, bu toplum ve bu dünyadaki kendi konumlarını,  geleceğe ilişkin öneri ve ütopyalarını sorgulamaları gerekiyor. Ama bunu yapabilmek için, solun RANTİYELERİYLE de hesaplaşmanın, onların tarihin tozlu ve unutulmuş sayfalarına geçmesini hızlandırmanın gereği de ortaya çıkıyor’!