“SİYASET YAPMAYIN!”

Yaşar Ersoy

"İnsan Doğası Gereği Siyasal Bir Hayvandır." Aristoteles

Her hafta bu sayfada tiyatronun ve kültür-sanatın farklı meseleleri üzerine yazmaya çalışırım. Ancak bazı anlar vardır ki, insanın zihni bir söze takılır kalır. Filo Jet faciasının ardından sıkça duyduğumuz “Siyaset Yapmayın” sözü de bu hafta beni üzerinde düşünmeye itti. Hepimizi ilgilendiren bu sözün ne anlama geldiğini birlikte düşünelim dedim.

“Siyaset Yapmayın!” demek, aslında ne demek?

“Siyaset Yapmayın” sözü, özellikle toplumumuzda sağlıkta, eğitimde, adalette, ekonomide ya da kamu güvenliğinde ciddi bir sorunla karşı karşıya kalındığı zamanlarda sıkça duyulur. Bir ihmâl ya da denetimsizlik sonucu insanlar hayatını  kaybettiğinde, hastanede sorun yaşandığında, çocuklar öldüğünde, bir okulda çocukların güvenliği tehlikeye girdiğinde, trafikte can kaybı yaşandığında, bir kamu hizmeti aksadığında veya büyük bir toplumsal mağduriyet ortaya çıktığında, egemenlerden, yöneticilerden ya da hükümet çevrelerinden hep aynı uyarı gelir:

“Bu konuyu siyasete alet etmeyin.”

“Şimdi siyaset yapmanın zamanı değil.”

“Acılar üzerinden siyaset yapmayın.”

Bir facianın nedenlerini, ihmalleri, alınmayan önlemleri ve sorumlulukları sorgulamak siyasetin işi değil mi? Yoksa “Siyaset Yapmayın” derken aslında bazı soruların sorulmasının, eleştiri yapılmasının önünü kesmek mi amaç?  

“Siyaset Yapmayı” derken ne kastedilir?  Siyaset yapma hakkı yalnızca Üst Yönetime ve onunla uyum içinde hareket eden işbirlikçi Alt Yönetime mi bırakılmak istenir?

Yani işbirlikçi hükümet, doğru ya da yanlış, kendi siyasi anlayışını Üst Yönetimin onayı ve sınırları içinde uygulayacak ve toplum yalnızca olup biteni izlemekle mi yetinecek?

Eğer “Siyaset Yapmayın” denilerek kastedilen buysa, mesele çok vahim!.. Mesele, kimin konuşacağına, kimin sorgulayacağına ve kimin halkın geleceği hakkında söz söyleme hakkına sahip olduğuna kadar uzanır. Ağzını açan da "Siyaset Yapma" diyerek suçlanır olur! Susturulur!

Böylece öyle bir anlayış gelişir ki, siyasetçi siyasetçiye “Siyaset Yapma” der. Siyasetçiye “Siyaset Yapma” demek, biraz da doktora doktorluk yapma, ressama resim yapma, şaire şiir yazma, öğretmene öğretme, gazeteciye haber yapma demeye benzer.

İlk bakışta acılı, zor ve felaket günlerinde “Siyaset Yapmayın” sözü makul görünebilir. İnsanların acıları üzerinden çıkar sağlamaya, yaşanan bir felaketi propaganda malzemesine dönüştürmeye çalışmak elbette doğru değil. İnsanların acıları üzerinden ucuz propaganda yapılmasına elbette karşı çıkılmalıyız.

Bir insanın ölümünü, bir annenin-babanın, ailenin gözyaşını siyasi çıkar için kullanmak alçaklıktır, utanmazlıktır, vicdansızlıktır.

Ancak, bir felaketi propaganda malzemesine dönüştürenlerle ve siyasi çıkar sağlayanlarla, o felakete yol açan siyasi, idari ve toplumsal tercihleri sorgulayan, hesap soran, sorumluları ve suçu olanları ortaya çıkaran siyaseti ayırmak gerekir.

Yetkiyi alan, sorumluluğu da alır. Kamu adına karar veren, kamuya hesap vermelidir. Bu kadar basit.

“ŞİMDİ SİYASET YAPMA ZAMANI DEĞİL” denilen zaman, belki de tam siyaset zamanıdır... Bir felaket yaşandığında “Şimdi bunun siyaseti mi olur?” denir. Oysa belki de tam tersine, siyaset tam da o anda başlar.

Çünkü siyaset sadece seçim zamanında seçim kazanmak için yapılmaz.

Siyaset, ortak hayatımızı nasıl düzenleyeceğimize karar vermektir. Siyaset, en genel anlamıyla toplumdaki ortak yaşamın nasıl düzenleneceği, kaynakların nasıl dağıtılacağı, hangi sorunların öncelikli kabul edileceği, kimin hangi kararı alacağı ve iktidarın nasıl, kimin yararına kullanacağı ile ilgilidir.

Siyasetle ilgilenmediğini söyleyen bir vatandaş düşünün. Ama hayatı güvende değil. Çocuğu okula gider. Hastaneye gider. Vergi öder. Elektrik, su, ulaşım için para öder. Hayat pahalılığı altında kıvranır. Ev alır. Kira öder. Çalışır. Emekli olur. Trafik canavarında can verir. Gün geçtikçe yoksullaşır. Hayatı zorlaşır. Patronlar tarafından sömürülür. Çocukları deprem riski taşıyan okul binasında oturur. Bu vatandaş siyasetle ilgilenmiyor olabilir. Ama siyaset onun hayatıyla direk ilgilidir. Siyaset doğumdan ölüme tüm hayatımızı bir ömür şekillendirir.

İhmaller ve sorumsuzluklar sonucu yaşanan gemi faciası siyasettir.

Vatandaşın sağlık hizmeti alamaması siyasettir.

Ekmek siyasettir. Yoksulluk, zenginlik siyasettir.

Düşünce ve ifade özgürlüğü ya da yasağı siyasettir.

Eğitime ne kadar kaynak aktarılacağı siyasettir.

Dağların oyulması siyasettir.

Toplu taşımacılığın olup olmaması siyasettir.

Vergilerin kimden ne kadar alınacağı siyasettir.

Kadına şiddet siyasettir.

Trafik cinayetleri siyasettir.

İş cinayetleri siyasettir.

Emekçinin, emeklinin, öğrencinin, çiftçinin, esnafın hangi koşullarda yaşayacağı siyasetin konusudur.

“Ben siyaset yapmıyorum” diyen yurttaşın hayatı da siyasettir.

Siyaset, hayatın tam da kendisindedir. Ekmeğimizden özgürlüğümüze, eğitimden adalete, çalışma koşullarımızdan geleceğimize kadar yaşamın her alanına dokunur siyaset.

Ne var ki egemenler, “SİYASET” kavramını toplumun gözünde kötü ve uzak durulması gereken “TU KAKA” haline dönüştürmeyi başarırlar.

Bugün hükümet edenlerin ve iktidar sahiplerinin dilinden düşürmediği “Siyaset Yapmayın” çağrısı ise masum bir çağrısı değildir. Aksine, hesap vermekten kaçmanın, eleştiriden kurtulmanın ve iktidarı ve mevcut ceberut düzeni sorgulanamaz hale getirmenin kullanışlı bir kılıfına dönüştürmenin ifadesidir.

Bu yüzden esas mesele siyasetin kimin çıkarına, kimin iradesiyle ve kimin adına yapıldığıdır.

PEKİ SİYASET NEDİR?

Siyaset Antik Yunan'a kadar dayanır. O dönemde siyasetin eşanlamlısı olan politika kullanılır. Politika, polis (şehir devleti) kökünden türemiştir ve şehir devletinin yönetimi ve faaliyetlerinin tümünü anlatmak için ifade edilir.

Aristoteles; insanın doğası gereği politik bir hayvan (zoon politikan) olduğunu belirtir. Siyaset kelimesinin kökü ise, Arapça "siyasa"dan gelir... Yani yönetmek, eğitmek, yetiştirmek anlamında kullanılır.

Siyaset, insanların yönetimi, onların refah içinde, iyi bir hayat sürdürebilmek düşüncesinin organizasyonu ve uygulanması olarak tanımlanır.

Monarşilerin yıkılmasıyla birlikte burjuva devlet yapısı ortaya çıkar. Bu süreçte siyaset toplum hayatında daha etkili hale gelir... Demokrasi düşüncesiyle birlikte ise farklı siyasi görüşler şekillenir. Bu görüşler doğrultusunda siyasi partiler kurulur. Kapitalist burjuva devlet yapısında ise çağdaşlık, siyasetin demokratikleştirilmesiyle ölçülür olur. Hem olağan hem olağanüstü durumlarda siyasetin demokratikleştirilmesiyle, sorunların üstesinden gelinmeye çalışılır. Ama bu hep kapitalist burjuva devlet yapısı korunarak ve içinde kalınarak yapılır.

Kapitalist burjuva devlet yapısı içinde sorunların ve soruların yanıtını, burjuva “Hukukunun Üstünlüğü” çerçevesinde bulunmaya çalışılır.

Burada önemli ve dikkat edilmesi gereken bir husus var. O da hukuka uygun olmak ile toplumsal olarak adil olmak aynı şey değildir.

Mevcut egemen kapitalist burjuva hukuk düzeni, sermaye ile emek arasındaki eşitsiz ilişkileri bütünüyle ortadan kaldırmaz. Dolayısıyla halktan ve emekçilerden yana siyaset yapanların görevi yalnızca mevcut yasaları uygulamak olmamalıdır. Bu çerçevede yapılması gereken, kamusal yararı, sosyal adaleti, eşitliği ve emekçilerin haklarını mümkün olan en geniş biçimde savunan siyaset üretmek ve bu siyaseti toplumun gündemine taşımak olmalıdır. Tarihsel pratikler, mücadeleler ve bugünün toplumsal gerçekliği bize açıkça gösterir ki, halkın çıkarlarını, emeği, eşitliği, özgürlüğü, barışı, sosyal adaleti ve kamusal yararı savunan siyasetin adı SOL SİYASETTİR.

Dikkat!.. Elbette emeğe yabancılaşan, sadece söylemde sahiplenen, ancak pratikte halktan ve emekten uzak duran anlayışları gerçek sol siyasetle karıştırmamak gerekir. Sol, yalnızca bir “LÂF” olamaz. Sol, emekten yana örgütlenen ve hayata geçirilen bir mücadele siyasetidir.

Bu notu düştükten sonra şunu da açıkça belirtmek gerekir, kapitalist burjuva devlet yapısı içindeki siyasette, hele ki KKTC gibi çarpık, kap-kaç ve ganimetçi bir sahte devlet düzeninde, kleptokrasi ve plütokrasi anlayışıyla siyaset yapanlar, halkı siyasetten uzaklaştırmayı kendi çıkarları açısından bir araç olarak kullanırlar. Siyasetin düzeyini bilinçli biçimde düşürür, içini boşaltır ve yozlaştırırlar. Ardından da yarattıkları bu siyasal ortamın sorumluluğunu üstlenmek ve hesap vermek yerine, yüksek sesle “Siyaset yapmayın!” diye deccal gibi bağırırlar.

“Siyaset Yapmayın!” Peki, ne yapalım, susalım mı?

Burada esas olan siyaset, halkın ve emekçilerin kendi yaşamları üzerinde söz ve karar sahibi olmasını ve katılımını sağlayacak siyaset üretmek ve yapmak olmalıdır.