Simge Okburan: MUTLAK DÖNÜŞÜM ve BİR BÜTÜN MÜCADELE…

Gençler Yazıyor

 

Simge Okburan

s_okburan@hotmail.com


    

Bu ülkede her gün aynı kötümser havaya uyanıyoruz.  Sevgisizliğimizi, hırslarımızı birbirimizin üzerine basarak elde edilen kolay erişilebilir mutlulukları gözler önüne seren yazılı ve görsel medya, bulunduğumuz noktayı gösteren en önemli ölçüt aslında.

Gözü dönmüş şiddet,  toplumsal sorunsallar karşısında bütün olamayı beceremeyen  “benci” tavrımız, zamandır  “iyi insan” olmayı unuttuğumuz ve bu paralelde geliştirdiğimiz tepkilerin tezahürü. Bu havayı ruhumuz nasıl taşıyor şaşkınlığında bir gün daha bitiyor. Karanlık bir tünelde seyredaldığımız kâbus bizlerin en gerçek hikâyesi. Bu sevgisizlik ortamında, değeri yaşadıkça anlaşılacak toplumsal tecrübelerimiz biz gençlerin kayıp bir tarihi gibi...
     
Bahane üreterek yaşayan, sistemsizliği eleştirirken kendini sorgulmayı unutan tüm insanlar, bence bizden daha da huzur çalmayın!
    
Doğup büyüdüğümüz, gitsek de tutunmak için geri döndüğümüz bu ülke en çok bizim. Biz gençlerin, bizden sonra gelecek çocukların. İçinde bulunduğumuz, yaşarken mevcut koşulların karakterlerimizi şekillendirdiği gerçeğiyle bizden sonraki nesillere bırakacağımız gelecek bu koşullarda birçoğumuzu heyecanlandıramıyor.
       
Sohbet edemiyoruz mesela. Başkalarının hayatlarına müdahale hakkı görüyoruz da birbirimizin hayatlarına dokunmak için zaman bulamıyoruz. Çünkü iyi dostlar biriktirmek, aynı yolda yürüyecek yoldaşlara koşulsuz güvenmek gibi gerçeklerden geçeli çok oldu. “İyi niyetlisin”  denildiğinde sevineceğimiz yerde ,  “ değişmelisin, insanlar kötü “ kelimeleri arasına sıkışmış güvensizlik bu ülkenin en acı gerçeği. Siyaset için, insan ilişkilerimiz için, doğa için, kadın için, hepimiz ve herkes için “ güvensizlik” büyük bir tehdit.
     
Sürüp giden öfke nöbetlerimizde neyin paylaşılmadığını bilemememek kadar garip değil midir saygı, hoşgörüden ve anlayıştan yoksun bir toplumun ortak samimiyet arayışları?
Çok fazla konuşup, çok az çözüm üretiyoruz.  Bu toplum konuştuğumuzda değil fazla düşündüğümüzde kabuklarından sıyrılacak. İnsanın sürekli mücadele vermek zorunda olduğu, çok samimi olmayan ,“ vahşi” denildiğinde korkutan ama yüze tokat gibi çarpan bu dünya düzeninde iç huzuru bulmak kolay değil biliyorum.
     
Çünkü tahrip ediyoruz ve bunu bizim yaptığımızı inkâr ediyoruz. Doğal yaşam alanlarını, hayvanları, insanları,  en çok da çocukları ve kadınları. Tek dişi kalmış, ortak hassasiyetleri yok ederek beslenen bu sistem bilinçli bir iletişimsizlik sağlıyor aramızda ve tüm canlıların birbirilerine bağlı olduğu gerçeğini kendi bulduğu yöntemlerle bizlere unutturuyor. Oysa canlıları birbirinden ayıran farkılıklar olsa da, görünmeyen, unutturulan, ancak biz onu harekete geçirdiğimizde kendini gösteren bir bağla birbirimizi bağlıyız. Laurent Gounelle’in son kitabı okumaya değer, gerçek bilimsel verilerle yaşamı özetliyor.  Tüm canlıları birbirine bağlayan, aralarında ayrılmaz bir bütün bağı anlatan, evrendeki sosyal, kültürel ve dini inanışların geçmişten gelen uygulamalarına aynen uymak suretiyle canlıların birbirleriyle olan etkileşimini anlatan kitapta, “morfik alan” ve ortak bellek okuyuculara güzel örneklerle aktarılıyor. Buna göre algıladığımız dünya bizlere geçmişten gelen, dayatılan tüm doğrularla şekilleniyor ve böylelikle algısal bir vitrinimiz oluşuyor.
      
Geçmişten gelerek kalıtsal hale gelmiş toplumsal hastalıklarımız aslında evrenin içinde bulunduğu bir yansıma. Bizler bunun bir parçsıyız ve bunu sistemin dayattığı ölçüde kabul ediyoruz.
       
Bu noktada bireysel aydınlanma ve farkındalıklarımız önemli. Bütün karanlığı aydınlatmamızın olağan olmadığı farkındalığıyla kendi mumlarımızı yakabilecek, doğru bildiğimiz yanlışlardan sıyrılabilecek yöntemleri, dayatılan tüm yanlışlara rağmen geliştirmek sanırım bir sonraki nesle karşı en büyük sorumluluğumuz.

Toplumsal ve evrensel sorunsalların perde gerisinde duran ve bu sistemi besleyen akıl, hiçbir canlının diğerinden üstün olmadığı gerçeğini görmez. Canlılar arası, insanlar hatta cinsiyetler arası hiyerarşiden beslenir. Bu önce insanı doğaya, ardından insanın insana tahakkümünü doğurur ve en temelde cinsiyetler arası hiyerarşiyi meşru kılar. Aterkil düzen bu sistemin beslediği bir uzuv olarak, kadına ve kadın bedenine hükmetme hakkı görür ve kendi dışındaki her canlı üzerinde tahakküm alanı yaratır Patriyarka, insanın insanla, insanın doğayla ilişkisine yön verir. Bu ilşkileri bozarak, sistemin çatlaklarından beslenir. Bu alışagelmişlik ortak bir bellek yaratarak, en temelde günlük yaşamlarımızı etkileyen kısırdöngüler yaratır. Böylelikle yeni doğanlar hayatı kabullenilmiş doğrularla ve toplumun farklı cinsiyetlere karşı geliştirdiği ayrışık ahlak kurallarına göre yorumlarlar. Algılama ve tavır bu noktalarla şekillenir. Kadınlar ve erkekler ne yer, ne içer, ne giyer, ne söyler, nasıl davranır, nerelere gider keskin hatlarla belirlenir. Kimileri toplumn çizdiği değer yarglarına göre yaşam sürdürerek bu kabul görme vesvesinde kaybolur, kimileri hep “öteki” kalır.
      
Yaşadığımız coğrafyanın üzerimize yüklemiş olduğu sorumluluğu ve karmaşayı bir kadın olarak aşabilmek ciddi bir mücadele gerektirir. İlk mücadelemiz elbette bu sistemi besleyen ataerkil yapıya karşı verilmeli ve geçmişle, toplumla, dayatılan doğrularla hesaplaşma ile devam etmelidir. Kalıtsal yanlış değer yargılarını kabul ederek yetişen çocukları biz kadınlar eğitecek, bu sevgisiz vicdan yoksunu ortamla hesaplaşarak mücadele yöntemlerini gençler geliştirecektir.

Aman ha erkekler sakın kendinizi bu mücadeleden dışlamayın! Zira şikâyet ettiğiniz düzenin ortak kaybedenleriyiz. Mutlak dönüşüm ancak bir bütün olduğumuzu hatırladığımız gün başlayacaktır.