Şiddet, sanırım en fazla televizyonlar aracılığıyla giriyor evlerimize; özellikle de yerli dizilerle...
Silahlar şakaklara dayanıyor, pusular kuruluyor, mafya usulleri öğretiliyor, cinayet provaları yapılıyor ve kadınlara "haddi bildiriliyor." Bunların hepsi, her akşam ekranlarda yineleniyor.
Ama kimse kimseyle öpüşmüyor, kimse kimsenin yanağını sevmiyor; çünkü onlara göre bu "ayıp!"
Bir kadeh şarabı bile şifreleyen ve sansürleyen muhafazakâr akıl; keskin nişancı eğitimlerine, suratta patlayan şamarlara, acımasız kavgalara ise asla dokunmuyor.
Şiddetin estetize edilmesine itiraz yok; ama sevgiye var.
***
Şiddeti Önleme ve Danışma Merkezi’nin (ŞÖDAM) tanıtım toplantısına katılamasam da detaylarını umutlanarak okudum. O gün, aynı saatlerde iki kadın gazeteciyle topluma yön verecek projeleri konuşmak için sözleşmiştik.
ŞÖDAM’ın hazırlık sürecine; sevgili Doğuş Derya’nın ve kadın örgütlerinin çabalarına, CTP’li belediyelerin desteğine yakından tanığım. Şiddet önleme merkezlerinin yaygınlaşması son derece değerlidir; kadına yönelik şiddetle mücadelenin yerelden yönetilmesi ayrıca önemli bir açılımdır.
Merkezi yönetime de örnek olmalıdır elbette... Ama doğrusu yerel yönetimlerin başarılarını gözlemledikçe; eğitimden sağlığa pek çok farklı alanda yetkilerin yerele devredilmesi gerektiğine daha çok inanıyorum.
Özellikle 12 yıl önce teşkilat yasası Meclis’ten geçen Toplumsal Eşitlik Dairesi’nin hâlâ "uyutulduğunu" görünce...
***
Sevgili Doğuş’un da altını çizdiği gibi; şiddet, temelinde eşitsizliğe dayanıyor. Eşitsizliğin en köklü sebebi ise ekonomik uçurumlar.
Elbette bu ekonomik eşitsizliğin de bir cinsiyeti var... 160 bin 300 aktif sigortalının 56 bin 452’sinin kadın, 103 bin 848’inin erkek olması bir rastlantı değil, bir sistem tercihidir.
Her gün en az üç kadın polise şiddet başvurusu yapıyor. 2016 yılından bugüne Lefkoşa Türk Belediyesi Kadın Sığınma Evi’nde 337 kadının barınmak zorunda kalması, durumun ne denli korkutucu olduğunun kanıtı değil mi?
***
ŞÖDAM’ı bir kez daha selamlarken bunun yalnızca bir kurum değil, aynı zamanda bir siyasi tercih olduğunu söylemek gerekir. Çünkü şiddetle mücadele yalnızca suçla mücadele değildir... Eşitsizlikle mücadeledir, yoksullukla mücadeledir, otoriter zihniyetle mücadeledir.
Umudu örgütlemek; ekranlardaki o sahte kahramanlıklara inat; sokakta, iş yerinde ve evde gerçek eşitliği savunmaktan geçiyor.