Sevgül Uludağ ve İncisini kaybeden bizler

Eralp Adanır

28 Haziran’ın bir Pazar akşamı haberini alınca sadece ben değil, bu adanın tümündeki birçok insanın yüreğinin acıdığına eminim. Uzun yılların dostluğunu, Yenidüzen gazetemizdeki yine “uzun” diyeceğim yol arkadaşlığını paylaştığımız Sevgül Uludağ’ı sonsuzluğa uğurladık.

Bu beklenmedik acı haber beni bir zaman tüneli yolculuğuna başlattı. İlk tanıştığımız 1991 yılına, Yenidüzen’deki yolculuklarımız. Sonra eşi değerli insan Zeki Erkut abi, oğlu sevgili Burakcığım, Sevgül’le birlikte hayatıma giren güzel insanlar oldular. Hatta o dönemlerde bir yılbaşı gecesi dostum Acar Akalın’la birlikte evlerine misafir olmuş, kendi müziğimiz eşliğinde bir yılbaşı geçirmiştik. 

Onun hakkında yazılacak çok şey var. O yürek burkan ama acının ve savaşın tanıklığını yapan yazıdizilerini kendimce biriktirip ciltletecek kadar değerli bir çalışma ortaya koymuştu. Ve her buluşmamızda bu röportajları kitaplaştırmasını dile getiriyordum. Elimden gelen tüm yardıma da hazırdım kendisine. Her daim cevabı kısa ve öz oluyordu; “yapacağız be canım, hele bir noktayı koyum bu işe...”

Onun hakkında sadece ben değil, bu adanın kanlı barutlu acısına bulaşmış, eşlerini, çocuklarını, anne-babalarını, ailelerini kanla sıvanmış bu toprağın derinliklerine gömenlerin inadına, onlardan kalanları ailelerine kavuşturarak, o ailelerin yüreklerinde taht kuranların da yazacakları çok şey var.

Vefatından bir gün önce kütüphanemi düzenlerken iki kitabına rastlamıştım. Ocak 1990 tarihinde yayımlanan, “Perestroyka Notları” ve Ağustos 2005’te yayımlanan “İncisini Kaybeden İstiridyeler-Kıbrıs’ta kayıplar, toplu mezarlar, ölümün kıyısından dönenler.” Her iki kitabını da bana imzalamıştı.

BRT’deki tv programlarımdan biri olan KUM SAATİ, 2005 yılında başlamıştı. Tam da “İncisini Kaybeden İstiridyeler” kitabının yayımlandığı döneme denk gelmişti. 3 Aralık 2006 tarihli Kum Saati programımızı da böylece “İncisini Kaybeden İstiridyeler” üzerine yapmıştık. Onun anısına bu röportajımızdan bazı alıntılar yaparak sizlerle paylaşmak istiyorum. Işıklar içinde uyu güzel insan...

 

“... aslında herşey bir röportajla başladı ve röportajlar, röportajları izledi. Zaten kitap talebi benden çok direkt okurlardan geldi. Çünkü böyle yaşlı teyzecikler arayıp soruyorlar bunun kitabı ne zaman çıkacak diye. Omorfo’dan, Karpaz’da sürekli arıyorlar ve diyorlar ki kesiyoruz biriktiriyoruz bu gazeteleri ama kitap çıkacaksa, bunlar çok birikiyor evin içinde diye biriktirmeyelim diyorlardı. Ben de kendi kendime demek ki böyle bir talep var dedim. Çıktı ve kısa sürede tükendi. Yani çok hızlı oldu, senle de konuşmuştuk belki bir reklam klibi yapabilir miyiz diye. Ama buna fırsat bulamadım açıkcası.

   ... Kıbrıslılar oturup konuştukları zaman, örneğin ilk röportaj Kutlay Erk’leydi ve Kutlay Erk’in bir bekleyişi vardı, babası kayıptı ve dönmesi için. Esir değiş tokuşu yapılırken Girne Kapısı’na gidiyor, hısarlara tırmanıyor çocuk olduğu için ve bekliyor orda. Kamyonlardan otobüslerden değiş tokuş edilen Kıbrıslı Türkler tek tek iniyorlar, o bekliyor ve çıkmıyor babası. Mesela bu kitap yayınlandıktan sonra bir okurumun eşi bana dedi ki, okurken eşim çok etkilendi çünkü onun babası da aslında ‘63’te vuruldu ve ölmüştü. Fakat kendisine söylememişlerdi. Mevzi mevzi çocuk bisikletçiğiyle geziyordu ve “babamı gördünüz mü?” diye soruyordu. Yani insanların kendi anıları canlandı. Bunlar konuşulmaya başlandı. Belki de bu kitap birazcık da şunu gösterdi; herşey yazılabilinir, herşey konuşulabilinir. Korkacak birşey yoktur. Gizlenmesin bastırılmasın duygular çünkü, tek başına yaşıyor insanlar bu acıyı. Ama başkalarının da yaşadığını görünce belki bir tür tedavi bir tür rahatlama oluyor kendisinde.

... Bu kitapta özellikle her iki toplumun yaşadıkları var. Çok küçük bir kesittir aslında. Daha yazılacak çok şey yapılacak çok röportaj var. Bu kitabın çıkması vesilesiyle de bir hayli ihbar geliyor. Yeni yeni olaylar, bizim bilmediğimiz, su yüzüne çıkmamış.

... Mesela, Kıbrıslı bir Ermeni olan Vartanday bir mektup gönderdi bana, kitabı okuduktan sonra. Dedi ki; eksik var bu kitapta. Dedim nedir? Ayrıntıyı yazıyor ve diyor ki 18 kişi Kıbrıslı Türk Lârnaka’da otobüsle birlikte kayıptırlar, otobüs de galiba Ramand Cemillere ait bir otobüsttü. Sanırım Yusuf Tosun diye de bir şoförü vardı. “niye kitapta yok” diye soruyor. Araştır diyor ve ekliyordu; İngiliz üstlerinde çalışıyordu bu insanlar, kimisi boyacı, kimisi polis, kimisi gece bekçisiymiş. Otobüsle birlikte kayboluyorlar.

Mektubu aldıktan sonra araştırdım, 11 kişi otobüsle birlikte gömülmüş. Otobüsle gömülme çok ender vakalardır Kıbrıs’ta ama herhalde çok büyük bir çukur açtılar ve Lârnaka yakınlarında bir yere gömülmüşler. Örneğin bunu yazmak istiyorum. O nedenle ikinci baskıya acele etmek istemiyorum. Genişletilmiş bir baskı yanında biraz da olayların günümüzdeki takibini de yaparak, mesela bu anlatanlar yakınlarının kemiklerini alabilmişler mi diye. Biliyorsunuz belki gelecek ilk baharda toplu mezarlar açılmaya başlanacak. Tabii ki bu 2000 kaybın, işte 1500 Rum, 500 Kıbrıslı Türk, hepsinin bulunması mümkün değil. Fakat belki bir kısmı bulunacak. O nedenle ikinci baskıyı bu şekilde yapmak yerine, belki bunun devamı niteliğinde bir kitap yazarım diye düşündüm. Çünkü yeni isimler de buldum, bu insanları kim almıştı diye. Otobüsü kim aldı.

Veya başka bir ihbar geldi bir Kıbrıslı Rum arkadaştan. Dali yakınlarındaki bir köyde bir adamın arazisi var, yeğeni ile ortak. Geçtiğimiz yıllarda yeğeni diyor ki “ben bu araziyi istemiyorum, sen al bunu ve ne istersen yap. Çünkü burda bir otobüs dolusu Kıbrıslı Türk gömülüdür”. Tabii bazı durumlarda abartma da olabiliyor kayıp hikayeleri ya da ihbarlar konusunda. Ben bu adamı buldum. Konuştum kendisine dedim ki “böyle böyle birşey var doğru mudur?, doğrudur” dedi bana. “peki ne yapmayı düşünüyorsun? Birşey yapmayı düşünmüyorum. Ben nasıl yardımcı olabilirim, istersen bir röportaj yapalım, yok” dedi bana. “çekiniyorum açıkcası”. Çünkü büyük bir sorumluluktur. Senin arazinde insanların gömülü olması. “bana bir takım siyasi grupların destek vermesi gerekiyor” dedi. Adam, AKEL’den bir avukat işte onu ikna etmek için insanlar bulmaya çalıştım. Bir de bize izin ver dedim, Kıbrıslı Türk Kıbrıslı Rum kadınlar olarak gelip burayı basın önünde kazalım. “veya” dedim, “sen Rum Kayıplar Komitesine git bildir ve gelip kazsınlar.” Ama ürküyordu, çekiniyordu çünkü nerden nere o insanlar orda gömülüdür.

Sonra başka birşey öğrendim. İhsan Ali’nin dört akrabası –belki de bunlardır- ’63-‘64’lerde çıkıyor Baf’tan ve şu rahatlıkları vardı. Yani bize birileri dokunmaz nasıl olsa İhsan Ali’nin akrabasıyız diye. Gidiyorlar galiba Dali köyüne, alışveriş yapıyorlar, ama Baf’a tekrar dönmüyorlar, kayıptırlar. Belki bu dört kişidir, belki başkaları da vardır. Çünkü genelde bu tür olaylarda bir çukur kazıldığı zaman, birileri gömüldüğü zaman o çukurun içerisine başka insanların da gömülmesi muhtemeldir. Ayvasıl olayında olduğu gibi. Ayvasıl’da da çukurun içerisinde sadece Ayvasıl’da ölenler değil, Goççino Trimitya –kırmızı çitlenbit- diye bir köy var, orda öldürülen iki polis. Veya genel hastahanede morgda kalmış Kıbrıslı Türklerin cesetleri varmış, bunun haberi göndermişler “gelip alın” diye. Ama 21 Aralık çatışmaları var kimse gidip alamamış. Galiba 18 ya da 21 kişiymiş. Bunları götürüp aynı çukura gömüyorlar...

.....”