Sevgili Şeniz…

Sevgül Uludağ

 

Sevgili Şeniz,

Henüz dört yaşındayken o korkunç katliama kurban edildin…

43 yaşındaki anneciğin Fatma Arif, 18 yaşındaki ablan Sevim Arif, 13 yaşındaki kızkardeşin Seval Arif, 11 yaşındaki abin Hüseyin Arif, 10 yaşındaki kardeşin Göksel Arif, 9 yaşındaki kardeşin Yüksel Arif, altı aylık kızkardeşin Hayriye Arif ve sen, hepiniz EOKA-B’nin işlediği o korkunç katliamda öldürüldünüz.

Yedi çocuk ve bir anne… Hepsi de bu katliamda kurban edildi…

Annenin annesi yani sevgili nineciğin Zalihe Hüseyin de aynı katliamda öldürüldü…

En yakın çevrenden, sen dahil, toplam dokuz kişilik bir aile tümüyle yok edildi…

Sevgili babacığın Arif Halil Altınbardak’ın bu katliamı öğrendiğinde ve tüm ailesinin yok edilmiş olduğunu kavradığında neler hissettiğini hayal bile edemiyorum…

Sevgili Şeniz,

Ne yazık ki babacığın senin ve kardeşçiklerinin defin gününü göremeyecek çünkü bu hayattan göçüp gitti bu sene… Yetiştiremedi bu cenazeye katılmaya…

Sevgili Şeniz,

Yaşasaydın şimdi 48 yaşında olacaktın… Dünyamızı tanımış olacaktın, belki çoluk çocuğa karışmış olacaktın, tatillerde belki yurtdışına gidecek, sıcak yaz günlerinde kendini eşin ve evlatlarınla birlikte bir deniz sahiline atacak, yüzecektin…

Başını gökyüzüne kaldırıp yıldızlara bakacaktın…

Belki hamur yoğurup börekler, bittalar yapacak, fırına patates kebabı salacak, yahniler, dolmalar pişirecek, en güzel tatlıları evlatcıkların için yapacaktın… Belki bir avukat, belki bir doktor, belki bir öğretmen olacaktın… Belki de yurtdışında yaşayıp ancak tatillerde gelecektin adacığımıza, kim bilir? Kim bilir ne olacaktın, nasıl gelişecekti hayatın… Kim bilir hangi düşler peşinde koşacak, neler yapmak isteyecektin…

Bu fırsatın hiç olmadı… Hayallerinin peşinde koşma fırsatın alındı elinden. Öldürüldün ve bir toplu  mezara gömüldün…

Hiç anlamadığın bir savaşta, hiç anlamadığın bir nedenle öldürülüp bir katliam çukuruna atıldın anneciğin ve kardeşçiklerinle birlikte… Hiçbir suçun olmaksızın, dört yaşındaki küçücük bir çocuk olarak cansız bedenin bir toplu mezara sürüklendi… EOKA-B’cilerin Muratağa-Atlılar-Sandallar’da yarattığı bu toplu mezarlar öylesine büyük bir öfke seline yol açtı ki, ondan sonra olacakları kimsecikler durduramadı ve bu kez de bazı Kıbrıslıtürkler “intikam” gerekçesiyle yeni yeni toplu mezarlar yarattılar, sivil Kıbrıslırumlar’ı öldürüp katliam çukurlarına gömerek…

Bu katliam çok şeyi tetikledi ve “taksim projesi” böylece kan lekeleriyle beyinlerde tamamlandı – senin küçücük bedenin toplu mezarda yatarken, sevgili babacığın senin için, anneciğin için, kardeşçiklerin için gözyaşı dökerken, adamızın başka yerlerinde başka suçsuz insanlar öldürülüyor, başka toplu mezarlara gömülüyordu… Çatoz’da caminin avlusundaki pis su kuyusunu ölü Kıbrıslırumlar’ın bedenleriyle doldurdular bu katliamı gerekçe yaparak… Galatya gölünde iki toplu mezar yaratıp 17 sivil Kıbrıslırum’u gömdüler göle… Bunları duyan başka Kıbrıslırumlar, “intikam” gerekçesiyle bu kez Petrofan’da yeni bir toplu mezar yaratıp içine yaşlı, suçsuz Kıbrıslıtürkler’i öldürüp gömdüler… Bu böylece devam etti ve adamız bir toplu mezarlar, katliamlar diyarına dönüştürüldü…

Bunun adı “savaş” mıydı?

Hayır sevgili Şeniz, bunun adı “savaş” falan değildi – bunun adı “fırsatçılık”tı – eline fırsat geçiren bir kısım EOKA-B’ciler ve bazı Kıbrıslıtürkler öldürüyordu, soyuyordu, ganimet yapıyordu, tecavüzlere girişiyordu… Tecavüzler sonrasında ortada hiçbir tanık bırakmamak için orada bulunan herkesi öldürüyordu…

“İntikam” da “gerekçe” değildi çünkü öldürdükleri şahıslar, seni ve aileni öldürenler değildi – bu katliamlara hiç karışmamış sivil insanlardı, savaş esirleriydi…

Bunun adı “savaş” falan değildi – birer mevzide birbirine ateş etmiyordu insanlar – EOKA-B’ciler zaten “savaş”a katılmamış, onun yerine Atlılar köyünde yakaladıkları hayvanları kesip “sufla” yapıyor, yeyip içiyor, sarhoş oluyorlardı… Üç köyün erkeklerini tutuklayıp Leymosun’a esir olarak göndermişlerdi – şimdi bu üç köyde fink atıyorlardı… Çıkarmanın yapıldığı Girne’de değillerdi, üç masum Kıbrıslıtürk köyünde pislik yapıyorlardı ve sonuçta kendi pisliklerini örtbas edip gizlemek maksadıyla,  hayatta tek bir kişi bırakmamak üzere tam 126 kadın, çocuk ve yaşlıyı öldürdüler – Muratağa’da saklanıp kurtulan Şafak Nihat ve ailesi ile Sandallar’dan çoban Hüseyin Hasan Kuzuli gibi saklanıp da hayatını kurtarabilmiş birkaç kişi dışında herkesi öldürmüşlerdi…

Herkesi, evet herkesi… Kadın veya çocuk ayırımı yapmaksızın öldürmüşler, sizleri toplu mezarlara gömmüşlerdi…

Bu katliamda öldürülen en küçük çocuk sen değildin – senden de minik çocuklar vardı bu üç köyde öldürülen… En küçükleri de 16 günlük bir bebekti: Selden Ali Osman, annesi Mualla, kızkardeşçikleri Gülden ve Özlem’le birlikte öldürülüp Atlılar toplu mezarına gömülmüştü… Senden de küçüktü Özlem, henüz iki yaşındaydı… Gülden de senin gibi dört yaşındaydı… Anneleri Mualla Ali Osman henüz 36 yaşındaydı… Onun da annesi ve babası, Şifa Hasan ile Hasan Kara Hüseyin de öldürülmüştü… Bir aileden altı kişi – ikisi küçük çocuk, biri bebek…

Sevgili Şeniz,

Senin cenazeni teslim alacak çok yakın çevrenden kimse yok artık… Yakın akrabalarından birisi teslim alacak senin ve kızkardeşçiklerinin cenazelerini ve sizleri Muratağa-Sandallar Şehitliği’ne yarın yani 20 Aralık 2018 Perşembe sabahı defnedeceğiz…

Seni ve seninle birlikte kızkardeşçiklerini, Muratağa katliamında öldürülmüş senin gibi başka Kıbrıslıtürkler’i defnedeceğiz Perşembe sabahı… Tam 15 tane küçük tabut dizilecek cami avlusuna ve biz orada hepinize gözyaşlarımızla veda edeceğiz…

Sen bir gözyaşı damlası olup yanağımızdan süzüleceksin…

Hiç yaşamamış olduğun günler için ağlayacağız…

Hiç görmediğin deniz için, hiç bakamadığın o parlak yıldızlar için ağlayacağız…

Okuma-yazmayı öğrenip sevinçle okuldan eve koşamadığın için ağlayacağız…

Büyümene izin verilmediği için ağlayacağız…

Küçücük bedenine kıyanları lanetleyeceğiz…

Bu topraklarda bir daha asla böylesi katliamlar yaşanmasın diye yıllardır çaba harcıyoruz, emek veriyoruz, yazıyoruz, eylem yapıyoruz, elimizden gelen her şeyi yapmaya çalışıyoruz…

Bunları yapmaya devam edeceğiz…

Çünkü bizi ancak barış kurtarır, gerginlikler değil…

Barışın gelemediği, ateş-kes koşullarında yaşamaya zorlandığımız bu bölünmüş adada seni kucaklamak isterdim sevgili Şeniz…

Küçücük elini tutmayı, sana yeryüzünün ne kadar güzel olabileceğini de göstermeyi isterdim…

Sen insanlığın en korkunç yüzüyle karşı karşıya kaldın – faşistlerin katliamıyla karşı karşıya kaldın ve hayatın sona erdi…

Biz geride kalanlar hala, daha güzel bir ada, daha güzel bir dünya kurmak için, içimizde bu büyük hüzünle mücadele etmeye devam ediyoruz…

Başka çocuklar senin yaşadıklarını asla yaşamasın diye…

Seni hep kalbimde taşıyacağım sevgili Şeniz, hep kalbimde, hep ruhumda, hep yanımda…

Seni hiç unutmayacağım – bu topraklarda yaşayan herkes en azından bu kadarcığını borçludur sana diye düşünüyorum…

Sen minik kızımız, küçük kelebeğimiz, hayatı hiç yaşayamamış bebeğimiz…

Sen kaybettiğimiz parlak incimiz…

Sen insanlığımızın en saf hali, insanlığın en korkunç haliyle karşılaşmış çocuğumuz…

Şenizimiz…

Şenizlerimiz…