“Şetaret Sokak’ta, bir balkonda…”

Sevgül Uludağ

Umur Talu/T24

Balkondan sarkmışım, başım aşağıda. Hafif karanlıkta dünyayı ters görüyorum. Belli ki sarkıtılmışım. Loşlukta, kim tutuyor, kim sallıyor, göremiyorum. Ağlar başım Bağlarbaşı’mda yeri gök, göğü yer gibi görüyor. Bağlarbaşı’mda, bilmiyorum, kaç yaşımda.

Belleğimde böyle bir iz... Ne travması var ne de hakikat mi diye sağlaması.

6 yaşımdan küçük olmalı iz. Bir rüya, bir kâbus muhtemelen. 6 yaşımda başladığım yatılı okulda yeniden yeniden üreterek kadim bir miras gibi zihnimde taşımış olmalıyım, hiç düşürmeden düşümden.

Kentimin ve bizzat kendimin ilk hafıza kayıtlarını Bağlarbaşı’nda yapmıştım. Zeynep Kamil’de doğup az ilerideki Şetaret Sokak’ta bir daireye yerleşen bebek, Rum ev sahiplerimizin, Müslüman, Rum, Ermeni, Yahudi komşularımızın, Bakkal Yani’nin, yoğurtçu faninin paylaştığı havayla büyüdü.

Altunizade çayırındaki pazar yerinden alınan tuzlu, sarı tereyağı da adeta hafızasına hep sürerek, Papatya tarlası olurdu orada; bir de, şimdi bayram var ya, bayram yeri. Çiftlik Sineması’nda ilk hayal yolculuklarına da orada çıktım.

Büyük bir deprem olduğunda, Çiftlik’tekinde değil, Zeynep Kamil tarafındaki yazlık sinemadaydık. Bak şimdi, yazarken aklıma geldi: Babam ölmüştü, değil mi? Ve biz annem, abla bildiğim, esasında yarı anne teyzem, evde yalnız kalmaya korkmakla kalmayıp asla yalnız da bırakılmayarak, karşı apartmanda Safet yoksa Savet ya da Servet miydi, teyzelerde kalmamış mıydık? Depremin kim bilir nerede hangi canları yaktığını bilmeden, öyle anında haber filan almadan, korkudan sıyrılıp kahkahalarla dolu bir geceye dalmamış mıydık?

Ah Bağlarbaşı! Bunda da mı yanıltıyordun yoksa beni? Bunlar hafızamda kalanlar değil de, hafızam boş kalmasın diye sonradan karalayıp ona yazıverdiklerim miydi?

Sonradan, çok sonradan yeniden gittim Şetaret Sokak’a. O küçük çocuk için Şetaret bütün dünyaydı ve paralel sokaklar, Altunizade, 1 Numaralı tramvayla gidilen Kısıklı, Çamlıca, Fıstıkağacı, Doğancılar, Üsküdar komşu gezegenlerdi. Kadıköy; daha mesafeli, daha zengin, daha mağrur... Caddebostan yazlık Nişantaşı, Avrupa Yakası bildiğin Avrupa, Şişli hakikaten “Lüküs Hayat”tı.

Büyümüş adam anılarını karıştırmak istedi; büyümüş, şişmiş Bağlarbaşı’nda. Altunizade betondu; Karacaahmet yine ölüm, Zeynep Kamil yine doğumdu. Rum, Ermeni, Musevi mezarlıkları, tek tük kalmış hayatlardan tek tük gelmiş ölümleri bekliyor ve kapanmış hüzün, ayrılık ve acı dolu sayfaları muhtemelen sadece gece sessizliğinde açıyordu. Kiliseler duruyordu; duvarların, tel örgülerin arkasına saklanmıştı, çocukluğumun “azınlık sürgünü” yıllarından beri böyle miydi?

Balkonda baş aşağı kâbusum, 5-6 yaşında bir çocuğa bile ulaşan ve birdenbire bulaşan tuhaf etnik nefretle elimde buluverdiğim çivili tahtayla arkadaşım Artin’e vuruşum olabilir miydi? Böyle bir şey de olmuş muydu yoksa 1963’te “Kıbrıs vakası” sebebiyle Bağlarbaşı’ndan da kazınan ve malını mülkünü bırakan Rum komşuların, ev sahibimizin, “öteki herkes”in de “Rum” sayılışının, o sıra idrakten uzak küçük kafama vura vura çivilenerek ruhumda bıraktığı “masum suçluluk” kalıntıları mıydı?

Şöyle bir şey var: “Kent”, yani bazı kentler, bizimki gibiler “hafızayı” o kadar hızla yok ediyor ki, bir köşenin bir olayı, bir insanı, bir anıyı hatırlatması ve bu hatıranın kendini saldırılardan koruyup anıtlaşması mümkün olmuyor.

Bu sadece “etnik” değil, “estetik” mesele. Sadece nefretlerin eseri değil, ihtirasın, hızın, iştahın, yıkıcı inşaatın hafızayla pek işinin olmamasının bellek enkazı da. “Öteki” gibi, “önceki” de mühim değil! Tarih hayattan ziyade ölüm üzerinden mühim olunca, insanların ve mekânların hatırasının yaşaması da mühim bir şey değil.

Şetaret’te, belleğimden kalan kırıntıları bir araya getirmeye çalışıyorum: Macit, arkadaşım. Metin ile Oya, dedemin hediyesi iki keçim. O yaştan sıkı Beşiktaşlı olduğum halde, sarı kırmızı bir aşkın fotoromanını keçilerime isim vermişim. Fındık, mahallenin beni severken ısıran köpeği. Cağaloğlu’nda devasa iğneyle kuduz aşıları. Sonra sonra, “Çocuk bu aşılar yüzünden aşırı zayıfladı” sesleri.

Tel dolap... Sandalye koyup üstünden aşırdıklarım. Babamın 1960 Roma Olimpiyatları’nı izleyip her gün gazeteye, hem de manzum olarak yazdıktan sonra, Almanya’da aldığı minicik Bosch buzdolabının eve gelişi; altına tahta konup adeta topuklu ayakkabı üzerinde daha çekici hale getirilişi.

Sahi balkondaki küpün içine baş aşağı girmiş miydim? Neden belleğimde hep baş aşağı sahneler var? Küpü anlattılar da ben onu balkondan baş aşağı sarkıtılmam olarak mı yazdım hafızamın karalama defterine? Hangisi ölüme daha yakın diye korkularımda mı yarıştırdım?

Tam paraleldeki Selamet Sokak’ın müstakil evleri hala duruyordu. O renkli, güzel evler küçüklüğümün arka sokak hayalleriydi. Sınırı gizlice geçip kapı zillerini çalarak kaçtığımız yabancı, gizemli bir ülkeydi arka sokak.

Adı üstünde o Selamet Sokak’ın yanında Şetaret adı aslında daha gizemliydi. Bir çırpıda bilemezdin, manası nedir, diye. Sadece Kanlı Nigar’daki kalfanın adı değil, Yakup Kadri’nin Melek Hanım Konağı’ndaki “çocukça neşe”ydi: “Bedbahtlığın yerini bıraktığı çocukça neşe.” Cemal Süreya’nın “Şetaret”i ise, Ankara’da dizilen, “Oteller Hanlar Hamamlar İçin Sürekli Şiir”di:

“İşe bak, dün humour sözcüğü için Fransevi’yi açtıydım,

‘Şetaret’ diyordu, yanlış okumadıysam.”

Şetaret’ten çıkar çıkmaz zaten, Reşat Nuri’nin Yaprak Dökümü’ndeki Bağlarbaşı, Erkekler Kahvesi’nde oturanlarla selamlaşıyor, Abdülhak Şinasi’nin “Çamlıca’daki Eniştemiz”e rastlama ihtimaline yaklaşıyor, büyük dedem Recaizade Ekrem’in Araba Sevdası”nda Bihruz “Üsküdar’dan Bağlarbaşı tarikiyle Çamlıca’ya giderken” yanınızdan geçiveriyor, Halide Edip Sultantepesi’ni Sinekli Bakkal’a nakşediyor, Cemil Meriç iki çocuğunun doğum sevincini Zeynep Kamil’de yaşıyor, Cevat Şakir henüz Bodrum’u bilmeden İhsaniye’de dolaşıyor, Selahattin Taşpınar bir güfteye şarkı canı veriyor, Salih Bozok “Paşası”nın Anadolu’da üniformasını bırakmasıyla işgal İstanbul’unun Bağlarbaşı’sında bir odun deposunda bekliyor, Sevim Burak kalpleri titretiyor, annesi Piraye Hanım’la sığındığı teyze köşkünün yanı başında Mehmet Fuat evini yapıyor...

Bu şehrin bir kısım belleğini imar eden Balyanlar, kuşak kuşak, Bağlarbaşı mezarlığının gecelerinden bakıyordu. Ömer Erdem, “Bağlarbaşı’nda şiir vardır... Bağlarbaşı’nın kendi kendisine Bağlarbaşı mıyım? diye gece yarısında sessizce soruşunda da...” diyor ya... Yüzyıllar ötesinden Üsküdarlı Kıymat Ağa, ardından Vank Efendi, yine gece sessizliğinde fısıldıyorlar: “Evet, hemi uçsuz bucaksız bir Bağ idin. Bizim idin. Üzüm idin. İki gözüm idin. Sözüm idin.”

Yıllar sonra, “devrim” diyen bir mücadelenin orta yerinde, Selim’i bulmuştum. Milli formayla sert smaçların, dost maçların, devrimci amaçların yoldaşı Selim. Bağlarbaşı’ndaki çocukluğumun içinden gelmiş, biz yeniden tanışmıştık. Sonra, birinden birinin ölümüyle yüreğin belleğin, belleğin yüreğin oluyor, birlikte ölmeye yatıyorlar; bir parça çocukluğundan, bir parça gençliğinden kopuyor... Misal, Şetaret Sokak’ta bir balkon kenarına, paramparça, düştü düşecek bırakıyorsun.

Babam artık Avrupa yakasında yatıyordu. Bir yıl sonra, 7 yaşımda Şetaret’ten ayrıldık, “Karşı”ya geçtik. “Karşı” bundan böyle Anadolu yakası olacaktı. Çocukluğum İstanbul’un uzak bir köşesine, Florya-Menekşe ile Küçükçekmece arasına, mütevazı bir gazeteci kooperatifinin hatıra ve dostluk cennetine taşındı. Kederimi alıp kaderime gitmişim meğerse.

Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Doğan ve Orhan Koloğlu, Çetin Altan, İslam Çupi, Mahmut Küçük, İsmet Gümüşdere, Mıstık, Doğan Katırcıoğlu, Leyla Soykut, Sezgin Burak, Faruk Geç, Cafer Zorlu, Abdullah Turan, Vasfiye Özkoçak, Mim Uykusuz, Cemal Dündar, Tahir Kutsi Makal, Celallettin Çetin, Necla Berkan, Azize Bergin aynı anda komşun oluyor. Abin, ablan, amcan, teyzen oluyor. Çocukları arkadaşın, kardeşin oluyor. Karaoğlan, Resimli Roman, Tarkan mahallelin oluyor. Namık Kemal bizim apartmanın adı, Şemsettin Sami, Ebuziya Tevfik ve daha nicesi komşu adres oluyor.

Biz de top oynadık, acıktık. Kentten uzakta bir mahallede kentin ve ülkenin belleğine, yüreğine, onu yazanlara, çizenlere, mapuslara taşıyanlara kavuşmuştuk. Kaderimin zihinsel dünyası, toptan kafasını kaldırıp kaldırıp hayalden ideale adım, hatta çalım atmaya başlıyordu.

Sonra başka şeyler de oldu!

Kimini hatırlarım, kimi kayboldu.

Not: Bu yazı ilk olarak Psikeart dergisinde yayımlanmıştı. Bir vesileyle buluştuk; Bağlarbaşı’na borcum diyelim. Bir de şu var: Eskiden, gazeteler hakikaten varken, bayramda çıkmazlar, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti gazete çıkarır, bilhassa işsiz gazeteciler için bir gazetecilik, hatta ekmek fırsatı olurdu. Sonra, daha bu iktidar filan akılda bile yokken, azgın bir medya ihtirası, “gafil avlamak” için rakiplerini, bu dayanışma geleneğini bir günde ve habersiz yok etti. Sonra ne oldu, neticeye bak… İyi mi oldu yani! O yüzden, bayramlarda yazı yazmam hala. Dayanışma kalmamışsa bile, inadım yeter! Mutlu umutlu, bayram gibi bayramlarınız olsun...

(T24 – Umur TALU – 17.3.2026)

90'larda Şetaret Sokak, Bağlarbaşı... Fotoğraf, Facebook Üsküdar Sevdalıları grubu...


***  BASINDAN GÜNCEL...

“Gazze'de yaşam: Kum ve böcek dolu çadırda bebekleri korumak...”

Uluslararası Af Örgütü’nün raporuna göre, Gazze’de kadınlar ve kız çocukları açlık, yerinden edilme, çöken sağlık sistemi ve engellenen tıbbi tahliyeler nedeniyle ağır bir insani krizle karşı karşıya; örgüt, uluslararası topluma acil ve somut adım çağrısı yaptı.

Uluslararası Af Örgütü, İsrail’in 29 aydır süren saldırılarının işgal altındaki Gazze Şeridi’nde kadınlar ve kız çocukları üzerinde yıkıcı ve çok katmanlı sonuçlar doğurduğunu açıkladı.

Örgüt, 5-24 Şubat tarihleri arasında aralarında sekiz kanser hastası, dört gebe kadın ve “ateşkes”ten sonra doğum yapmış 14 kadının da bulunduğu, tamamı yerinden edilmiş 41 kadınla; Gazze kentindeki ve Deyr El Balah’taki altı sağlık merkezinden 26 sağlık çalışanıyla ve uluslararası örgütlerde çalışan dört kişiyle görüştü.

"Üç yenidoğan tek kuvözü paylaşıyor"

Görüşmelere göre kadınlar, yeterli tıbbi bakım olmadan doğum yapmaya, gebelik ve doğum sonrası süreci aşırı kalabalık ve hijyen koşullarından yoksun alanlarda geçirmeye zorlanıyor.

Sağlık çalışanları, “ateşkes”ten sonra dahi doğum yapan kadınların ciddi gıda, ilaç ve besin desteği eksikliği yaşadığını anlattı. Birçok kadında kansızlık, enfeksiyon ve suyla bulaşan hastalıklar görüldüğü, ekipman eksikliği nedeniyle gerekli taramaların yapılamadığı belirtildi. Bazı durumlarda tarihi geçmiş anestezi ilaçlarının kullanıldığı da aktarıldı. Sağlık çalışanlarının verdiği bilgilere göre erken doğum, düşük doğum ağırlığı, doğum öncesi kaygı, doğum sonrası depresyon ve solunum sıkıntısı vakalarında artış yaşandı.

El Helou Hastanesi doğum servisinden Dr. Nasır Bulbol, hastanenin 12 kuvözü bulunduğunu ancak hiçbirinde *kardiyorespiratuar monitör olmadığını söyledi. BM Nüfus Fonu verilerine göre ise Gazze genelindeki yenidoğan üniteleri yüzde 150 ila 170 kapasiteyle çalışıyor ve bazı durumlarda üç yenidoğan tek kuvözü paylaşıyor.

*Kalp (EKG) ve solunum faaliyetlerini (hız, derinlik, oksijen satürasyonu) eş zamanlı izleyen giyilebilir veya yatak başı cihazları.

Yetersiz beslenme nedeniyle annenin vücudu süt üretemiyor

Kadınların anlattıkları ise koşulların ağırlığını daha görünür kıldı. El Mavasi’de yaşayan 22 yaşındaki Hind, 19 Ocak’ta bir oğlan çocuk dünyaya getirdiğini, ciddi yetersiz beslenme yaşadığını ve bebeğinin sağlık sorunlarıyla doğduğunu anlattı. Hind, “Yalnızca 43 kiloydum, yetersiz beslendiğimi söylediler. Bebeğim iki ciğerinde de akciğer enfeksiyonuyla doğdu. Şimdi daha iyi ama hâlâ düzgün nefes alamıyor ve kuvözde. Deniz kenarında bir çadırda yaşıyorum. Isınma imkânı olmadığından daha da hastalanacağından korkuyorum. 18 aylık bir bebeğim daha var, soğuktan o da çok hasta” diye konuştu.

Deyr El Balah’ta yaşayan ve yeni doğum yapan 22 yaşındaki Meryem’e yetersiz beslenme ve anemi teşhisi konuldu. Aralık 2025’te ilk bebeğini erken doğumla dünyaya getiren Meryem’in yeterli süt üretemediği, bu nedenle bebek maması bulmaya ve ısıtmasız çadırda bebeğini sıcak tutmaya çalıştığı belirtildi.

Sekiz aylık hamile 24 yaşındaki eğitimli bir hemşire de önceki bebeğini enfeksiyon nedeniyle kaybettiğini, eşinin ise mevcut gebeliğini öğrenemeden bir saldırıda öldürüldüğünü anlattı. Kum ve böcek dolu çadırda bebeğini virüslerden nasıl koruyacağından, doğum sonrasında bebek bezi, giysileri ve hijyenik pedi nasıl alabileceğinden endişe ettiğini ifade etti. Çadır koşullarında soğuk, hijyen ve temel ihtiyaçlara erişim sorunları yaşadığını belirten hemşire, doğum sonrası bakım için gerekli malzemeleri nasıl temin edeceği konusunda kaygı duyduğunu söyledi.

Gazze’de çalışır durumda tek bir MRI cihazı yok

El Helou Hastanesi’nde kanser tedavisi gören İman da yaşadıklarını şu sözlerle aktardı: “Geçen yıl göğüs kanseri teşhisi konuldu. O günden beri dört kez yerinden edildim. Zar zor hareket edebiliyordum ve çocuklarımı da taşımak zorundaydım. Yerinden edilmeyle hastalığın birleşmesi insanı öldürüyor. Tıbbi amaçlı tahliye edilecekler listesindeyim, bekliyorum.”

Bir hemşire, sağlık sistemindeki çöküşü şu sözlerle anlattı: “Gazze’de radyoterapi veren hiçbir hastane yok. Ciddi bir teşhis ekipmanı sıkıntısı yaşıyoruz. Tüm Gazze’de çalışır durumda tek bir MRI cihazı yok. Ön teşhis eksikliği bizi tahminde bulunmak zorunda bırakıyor, bu da hastaların hayatını riske atıyor ve tedavinin etkinliğini azaltıyor.”

"Sağlık hizmeti noktalarının yaklaşık yüzde 60’ı işlevsiz durumda"

Af Örgütü, İsrail’in tıbbi tahliyeleri kontrol etmeyi ve büyük ölçüde engellemeyi sürdürdüğünü, bu nedenle 18 bin 500’den fazla Filistinlinin ihtiyaç duyduğu acil tedaviye ulaşamadığını bildirdi. Doğu Kudüs dahil Batı Şeria’ya yönelik tıbbi tahliyelerin 7 Ekim 2023’ten bu yana neredeyse tamamen durduğu, bunun da önlenebilir ölümler ve ağır acılara yol açtığı vurgulandı.

Gazze’deki Sağlık Bakanlığı verilerine göre, Ekim 2025’te imzalanan “ateşkes” anlaşmasından şubat sonuna kadar 202 çocuk, 89 kadın ve 339 erkek olmak üzere 630 Filistinli daha hayatını kaybetti. 7 Ekim 2023’ten bu yana öldürülen Filistinlilerin sayısı 72 bini aştı. Doğu Kudüs Dahil İşgal Altındaki Filistin Toprağı ve İsrail Hakkında Bağımsız Araştırma Komisyonu da Mart 2025 tarihli raporunda, Gazze’de cinsel sağlık ve üreme sağlığı sisteminin sistematik ve kasıtlı biçimde imha edildiğini, bunun da uluslararası hukuk açısından ağır sonuçlar doğurduğunu belirtti.

Dünya Sağlık Örgütü ve sağlık kümesi verilerine göre sağlık hizmeti noktalarının yaklaşık yüzde 60’ı işlevsiz durumda. Sağlık Bakanlığı’nın son raporunda, doğum öncesi ve sonrası bakımda kullanılan temel ilaçların yaklaşık yüzde 46’sının stokta bulunmadığı kaydedildi. Entegre Gıda Güvenliği Aşama Sınıflandırması’nın tahminlerine göre ise Ekim 2026’dan önce 37 bin gebe ve emziren kadının akut yetersiz beslenme nedeniyle tedaviye ihtiyaç duyacağı öngörülüyor.

Uluslararası Af Örgütü Genel Sekreteri Agnès Callamard, bölgedeki gerilimin artmasına rağmen Gazze’de yaşananların unutulmaması gerektiğini belirterek, “ABD-İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının ardından Orta Doğu genelinde gerilim ciddi şekilde artarken, İsrail’in Gazze’de Filistinlilere yönelik devam eden soykırımını ve kadınların, kız çocukların ödediği acımasız bedeli unutmamalıyız” dedi.

Uluslararası Af Örgütü, devletlere, İsrail üzerindeki diplomatik ve ekonomik baskıyı artırma, insani yardım kuruluşlarının güvenli biçimde çalışmasını sağlama ve Gazze’de kadınların yönettiği örgütlere daha fazla destek verme çağrısında bulundu.

(BİANET.ORG – 12.3.2026)