Sessizlik ve direniş

Cenk Mutluyakalı

Bir stat dolusu sessizlikten, salonlar dolusu bir direnişe

- Yaşar Ersoy’dan bir mektup -

Geçtiğimiz günlerde yayımladığım “Bir Stat Dolusu Sessizlik” başlıklı yazının ardından, usta Tiyatro Sanatçısı Yaşar Ersoy’dan bir mektup aldım. Hüznün yanına başka bir hüzün koyan ama aynı zamanda varoluş inadıyla umut arayan bu metni, okurlarla paylaşmayı önemsiyorum.

***
Sevgili Cenk Mutluyakalı,

Hüznünün yanına hüznümü koyarak yazıyorum bu yazıyı…

1 Şubat 2026 tarihli Yenidüzen Gazetesi’nde yayımlanan “Bir Stat Dolusu Sessizlik” başlıklı yazında, giderek azalan futbol seyircisinin ve futbol takımlarının içine sürüklendiği hüzünlü tabloyu son derece yerinde bir biçimde tarif ediyorsun. Boş tribünleri, sessiz statları yalnızca sportif bir gerileme olarak değil, çok daha derin bir toplumsal çözülmenin işareti olarak okuyorsun.

Şu cümlelerin meselenin özünü yakalıyor:
“İşte bizim hikâyemiz tam da burada düğümleniyor. Toplumsal yalnızlığımız, kurumsal yokluğumuz, değerlerimizin adım adım yitirilişi… Hani yurt yitimi dediğimiz… Kaybolmamız.”

Bu tespit kuşkusuz üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken bir çerçeve sunuyor. Ancak aynı toplumsal zemine baktığımızda bu karanlık tabloyla çelişen, hatta onu sorgulatan başka bir gerçeklikle de karşı karşıyayız: Tiyatro salonları dolu. Aylarca kapalı gişe oynayan oyunlar var. Üstelik bu başarı, devletin ve bürokrasinin kimi zaman açık, kimi zaman örtük olumsuz müdahalelerine ya da ölümcül ilgisizliğine rağmen gerçekleşiyor.

Bu durum bana göre bir “yok oluş”tan ziyade toplumsal bir direnişin açık göstergesidir.

Burada şu soruyu sormak kaçınılmaz:
Eğer toplum bütünüyle çözülüyor, değerlerini yitiriyor ve yalnızlaşıyorsa, insanlar neden tiyatro salonlarına akın ediyor? Neden tiyatro, böylesi zor koşullarda bile seyircisiyle bağını koparmıyor? Hatta geliştiriyor?

Futbola dönecek olursak; evet, tribünlerin boşalması yapısal sistem sorunlarının sonucudur. Ve Nazım Hikmet’in dediği gibi:
“Dilim varmıyor söylemeye ama kabahatin çoğu senin be canım kardeşim.”

Yani burada futbolun kendi iç dinamiklerine de bakmak zorundayız.

Bugün birçok eski kulübün bir zamanlar taşıdığı forma aşkını ve gönül bağını yitirdiğini görüyoruz. Yerine geçen ise çoğu zaman para, çıkar ilişkileri ve metalaşmış bir aidiyet duygusu. Tribünle kulüp arasındaki organik bağ kopunca seyircinin de yavaş yavaş çekilmesi kaçınılmaz oluyor.

Spor camiasında konuşulanlar azımsanacak türden değil. Kirli ilişkilere dair iddialar, yöneticilerin bet ofisleri ve gazinolarla iç içe olması, Spor Dairesi’ndeki yargı süreçleri, yüz binlerce sterlinlik bonservis söylentileri, fonların adil dağıtılmadığı iddiaları… Bütün bunlar çürümenin söylenti olmaktan çıkıp yapısal bir probleme dönüştüğünü düşündürüyor.

Öğrendiğime göre bu yıl spor kulüplerine dağıtılmak üzere 120 milyon TL ayrıldı. Bu bütçenin yönetimi Kıbrıs Türk Futbol Federasyonu’na ait. Ancak burada da partizanlık ve adaletsizlik şikâyetleri konuşuluyor.

Yani mesele yalnızca “devlet ilgisizliği” değildir.

KTSYD Başkanı Necati Özsoy’un dediği gibi... "Sorun partizanlık, bürokrasi çarkı, kişisel ve zümresel çıkar.”

Futbol, toplumsal bir alan olmaktan çıkıp dar çıkar çevrelerinin oyun alanına dönüştüğünde, seyircinin sırtını dönmesi bir tepki değil, bir sonuçtur.

Oysa geçmişte durum böyle değildi.

“Kıbrıs Türk Tiyatro Hareketi Tarihi” kitabımda da belirttiğim gibi, 1930’lu, 1940’lı ve 1950’li yıllarda spor kulüpleri yalnızca spor yapmaz; kültür-sanat ve tiyatro etkinlikleri düzenler, toplumsal aydınlanmada rol oynarlardı. Bu nedenle Lefkoşa Belediye Tiyatrosu, 2009 yılında Çetinkaya Spor Kulübü’ne “Hizmet Onur Ödülü” verdi.

1963–1974 yılları yokluğun ama temiz bir yüreğin yıllarıydı. Futbol saf bir sevinçti, dostluktu, dayanışmaydı. Maç haftası mahallede bir kıpırtı başlar, stadın yolu bir bayram yolu olurdu. Tribünde yalnız futbol değil, karakter izlerdik. O sahalarda sadece top değil, onur koşardı.

1974 sonrası yaşanan genel çürümeden futbol da payını aldı.

Ve tam bu noktada tiyatro ile futbol arasındaki fark belirginleşti.

Tiyatrolar neredeyse hiçbir kurumsal destek almadan, kendi imkânlarıyla bugünlere ulaştı. Zorluklara rağmen seyirciyle sahici bir bağ kurdu. Biletler haftalar öncesinden tükeniyor. Sahne ile salon arasında canlı bir güven ilişkisi oluşuyor. İnsanlar orada yalnız olmadıklarını; birlikte düşündüklerini, birlikte güldüklerini ve birlikte sorguladıklarını hissediyor.

Bu yüzden dolu salonlar bir çöküşü değil, bir varoluş ısrarını anlatıyor.

Tiyatro bugün bu ülkede yalnızca bir sanat dalı değil; aynı zamanda bir direnme biçimi, bir hafıza alanı ve birlikte kalma pratiğidir.

Belki de mesele şu soruda düğümleniyor:

Toplum gerçekten mi kayboluyor, yoksa bazı alanlar bizi kaybettirirken bazı alanlar hâlâ tutunabileceğimiz ipleri mi sunuyor?

Futbolun sessizliği ile tiyatronun kalabalığı arasındaki çelişki, bize yalnızca bir kültür tartışması değil; değer, yönetim, irade ve etik tartışması yapmamız gerektiğini söylüyor.

Belki de çözüm, boş tribünlere ağıt yakmadan önce dolu salonların neden dolu olduğuna dikkatle bakmaktan geçiyor. - ki sen bu salonların en önde tanığısın - 

Sevgiler.
Yaşar Ersoy