Şeher’in O Mahallesi…

Dr Filiz Besim

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, çok güzel bir adada bir şeher varmış. Şimdilerde bugünün Lefkoşa’sı diye bilinse de, o aslında Kıbrıs’lıların romantik şeheriymiş.

Ben görmedim ama görenler anlattı… Bu şeher’in mahalleleri varmış ve bu mahallelerden birinde yazlık sinemalar... Hem öyle bir iki tane değil, dört-beş tane… Sonradan “Taksim” adını alan Beyrut, Halk, sonradan “Şahin” adını alan İstanbul ve Kristal sinemaları…
Bu mahallenin insanları birbirini çok severmiş… Sokak çığırtkanlarının ve özellikle de Türkçeyi çok iyi konuşan “Avrayimi” adlı Rum’un,  ballandıra ballandıra sundukları film reklâmlarına hemen uyar ve sinemaya koşarlarmış. Genç kızlarla oğlanlar, yıllara meydan okuyan aşklarını bazen sadece bir geceliğine uzaktan uzağa bakışarak, platonik yaşarlarmış. Tek kullanımlık değilmiş o günlerde sevdalar…
Bir bakış için bir ömür verilirmiş…
Ve yüreklere kazınırmış beyaz perdenin aşkları, romantik dekorları ve kahramanları… Her genç kendi dünyasında başka bir film yıldızıymış. Genç kızların hayallerinde birer Belgin Doruk, Filiz Akın, Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit iken, delikanlılar da birer Turan Seyfioğlu, Ayhan Işık, Göksel Arsoy, Ediz Hun’muş…

Ve çocuklar varmış bu mahallede, hisar üstlerinde, hisar altlarında, sokaklarda oynayan… Oyuncakları sade, ucuz, gösterişsiz… Pirilli, topaç, uçurtma, lingiri değnekleri, gazoz kapakları…
O zamanlar çocuklar okula servisle değil, tabana kuvvet yaya giderlermiş…
Mahallede buluşarak, çamurlu sokakları aşarak ve güle oynaya tutarlarmış okulun yolunu neşe içinde… Kimileri yarı aç, yarı tok… Sabah okulda verilecek sıcak sütün ya da çorbanın kokusu burunlarında tütermiş… Asfalttan yoksun çamurlu sokaklar vız gelirmiş onlara… Çamurlara batıp çıktıktan sonra  birinin evinde durup çamurlu ayakkabıları değişir ve  okula yine de tertemiz  varırlarmış…
İçten bir paylaşma, birbirlerini kollama güdüleri varmış o günlerde… 

Bilmezlermiş; hamburgeri, MTV'yi, internet'i, cep telefonunu, Tetris'i.
Bilirlermiş duvarların üzerinde sohbeti, çizgili okul defterlerini doldurup, hayallerindekileri sayfalara çizmeyi, çocuksu sevgileri ve coşkuları keşfetmeyi…
Magnum’lar, Carte-D’or’lar cicili bicili ambalajlardaki hediyeli dondurmalar da yokmuş o günlerde… Has be has el yapımı, külahlı Resa dondurmaları; ya da arabalarda satılan limonlu ve güllü dondurmalar varmış. Çocuklar elleri ve yüzleri leş gibi iştahla yerlermiş bu dondurmaları… Hiç korkmazlarmış mikrop kapmaktan…

Bir de park varmış bu mahallede, içinde fıskiyeler, şelaleler olan. Güzel ve kibirli endamlarına karşın,  kötü sesli tavus kuşlarını kocaman kafeslerinde barındıran… Çocukların cıvıl, cıvıl cıvıldaştığı, gençlerin çekirdek çıtlatarak piyasa yaptığı, ilk masum aşklara mekân olan bir park…
Mis gibi yasemin tütermiş o günlerde bu mahallenin sokakları… Çocuklar geceleri annelerinin dizdiği yaseminleri satarlarmış ve ev de geçindirirlermiş, hanımların beylerinin gece boyunca boyunlarına astıkları bu yaseminlerle… Sadece sokakları değil, insanları da yasemin kokarmış bu mahallenin… Yasemin kadar saf ve temiz; dürüst ve basit, bir o kadar da içten yaşamlar sürermiş insanlar oralarda…

Kahvehaneler varmış bu mahallede ayrıca... Dingin ortamında kalabalıkların oturduğu… Kimsenin acelesi yokmuş o günlerde. İşler henüz taşıp dökülmemiş, hayatlar tek kullanımlık olmamıştı daha. İnsanlar kahvehanede üç sandalyeye birden uzanarak nargile fokurdatır, ayran içip lokum yer, kuruşuna ya da şilinine basit kağıt oyunları oynarlarmış. Birbirlerine takılarak, kahve yudumlarlarmış içi geçmiş sohbetlerde…

Kötü adamlar varmış o günlerde, o günlerin masumiyetine affedilmez suçlar işleyen... Öyle kötüymüşler ki bunlar, hiç para vermeden ağaç tepelerinde, kamyon ve otobüs sırtlarında parasız sinema seyirleri çalarlarmış. Sinemacılar onları kovalamaktan bıksa-usansa da, onlar sinema hırsızlığından hiç mi hiç vazgeçmezlermiş…

Herkesin birbirini komşulukta, sinemada tanıdığı, mahallelilerin alttan yanma minik ev hamamlarında, ya da mahalleye yakın Tantin’in Hamamında hamam sefaları yaptığı günlermiş… Face-book’u,  MSN’i, internet-cafe’leri, diskotekleri, lüks barları ve bet- ofislerini de bilmezlermiş o günlerde…
Ama çok iyi bilirlermiş  kapış kapış giden çizgi romanlardaki Teksas’ı, Çelik Bilek’i, Rodi’yi, Profesör’ü, Tommiks’i, Konyakçı’yı, Doktor’u, Kinova’yı, Tarzan’ı, sihirbaz Mandrake’yi… Bilirlermiş ip atlamayı, lingiri,  pirilli, saklambaç oynamayı… Rüzgarlı şeher günlerinde uçurtmalarla göklerde özgürlüğü yakalamayı… 

En güzel film, en çok ağlatan filmmiş o günlerde… İstanbul’un Yeşilçam’ından “Hıçkırık”, “Kanun Namına”, “Dudaktan Kalbe”, “Berduş” gibi filmler geldiğinde sinema kapıları kırılırmış…   Ağlatan film getirmeyen sinemacıya sitem edilirmiş… Ve en iyi adam, en güzel kızı en çok sevenmiş... En çok sevenin en çok acı çektiğini anlatan filmlerin kahramanları, günlerce dillerden düşmezmiş…
Adanın her yanına fırın kebaplarıyla ün salmış restoranlar ve pastaneler varmış bu mahallede. Tadı hala yaşlıların damaklarında duran bu lezzetlerin sırrı,  bugün oldu çözülememiş…
Belki de doğal olmak, hilesiz olmaktı bu kebaplara, pastalara ve el yapımı dondurmalara bu tadı veren…

Bir başka heyecanlı tutkuyla beklermiş mahalle sakinleri o günlerde kurulan bayram yerlerini…
Sonraları çok mahallelerde kurulsa da bu bayram yerleri nedense eski tadından eser yokmuş…

     *      *     *

Sonra zamanla, bu güzel mahallede durumlar değişmeye başlamış. Önce sinemalar kapanmış, sonra sessizlik çökmüş gece cıvıl cıvıl olan sokaklara…
Yasemin kokmaz olmuş sokaklar…
Bahçeli evlerin yerini apartmanlar almış ve sayıp sevmez  olmuş komşular birbirini…
Komşuluk ilişkileri bitmiş, tanımaz olmuş insanlar aynı çatı altında yaşadıkları kendi apartmanlarının sakinlerini…
İçleri sızlamış önceleri mahalle sakinlerinin her kapanan sinema, kahve ve pastaneyle… Ve sonraları aldırmaz, hatırlamaz olmuşlar oraları... Çok kişi bilmez, anlamaz olmuş masalını bile o günlerin şeherinin… Nasıl da alışmışlar baş döndürücü bir hızla yaşanan, o büyük değişimlere…

Savaş da gelmiş bu mahalleye… Sakinler değişmiş… Ganimet, torpil, köşeyi dönme adamını bulma, malı götürme falan derken, herkes yüzünde soluk bir bakış, içinde hayatın yenilgisi, çaresizlikleri ve  tatminsizlikleri ile baş başa kalmış. Durdurulamaz bir yitirme, bir  yabancılaşma, bir kaybolma ve bir yok olma süreci başlamış…

 
O mahallenin çocukları şimdi başka mahallelere taşınmış. Koca koca apartmanların arasında, nefes alınmaz bir havada, evlerinde, sanal bir dünyada ve kendi özel hapishanelerinde, emniyet içerisinde yalnız yaşıyorlar.
Anneleri-babaları onları çok seviyor. Beta kapmasınlar diye kalabalık ortamlara hiç sokmuyor. Sokaklarda oynatmıyorlar çocuklarını.
Okul servisi çocukları neredeyse yataklarından alıyor.
Çocuklar, trafik kaygısıyla, köşedeki markete dahi gönderilmiyor.
Hayata açılan pencereleri "Windows"…   Onlar ekrana, ekran onlara bakıyor boyuna… Ve koca bir hayat dışarıda akıp gidiyor.  

Paylaşmayı öğrenemeyen, yalnızlığına gömülmüş, bencil, kafesler içerisinde, gürbüz, kendi aile kalelerinde güvenliğe alınmış zamane  çocukları.
Hiç sopa yememiş, ağaçtan düşmemiş, topu yandaki bahçeye kaçmamış,
dizlerinde yaralı  kabuklar oluşmamış çocuklar...


Dedik ya… Anneleri ve babaları onları çok seviyor. On sekiz yaşına geldiklerinde en lüks arabalar alınıyor altlarına. “Üniversite kazanma” diye bir sorunları yok asla. Parayı bastırınca diplomalar zaten veriliyor. Devlet de vatandaşlarını çok sevdiği için, işsiz kalmasınlar diye hepsini işe alıyor…
 
Ve eski mahalle hala sabırla, bir tarafında heyula gibi konaklarla, diğer tarafında koca koca apartmanlarla; ağaçlara tırmanacak, salıncak kuracak, duvarlara, ağaçlara kalpler, harfler kazıyacak mahalle çocuklarını bekliyor. Sinemalardaki mahzun ve masum aşkları ve o büyülü beyaz perdeye bakarak başka hayatlara ağlayan genç kızları özlüyor. Entrikayı, hırsı, yalan ve dolanı bilmeyen delikanlıları ve  avlusunda yetiştirdiği yaseminleri hurma yapraklarına dizen yaşlıları da özlüyor…
     *    *    * 

Ha, söylemeyi unuttum… Hangi mahalle miydi orası?… Şeher’in Çağlayan mahallesi. Bir zamanlar gece ve gündüz, tıpkı adı gibi çağlayıp duran,  saf kan bir Kıbrıs Mahallesi…

Peki ama bu mahallenin  masalını bana kim mi anlattı?.. 
Hepsini Vasvi Çiftcioğlu’nun yönettiği “Yasemin Kokan Şeher” belgeselinin kahramanları anlattı hüzünlendiren ekranda…
İzlediğim o en dokunaklı, en nostaljik yerel belgeselin kahramanları…

(2008)

*********************

Kanunname: Vefanın sözlük anlamı “sevgi bağlılığı” ise eğer, vefa ile sevgi bir elmanın iki yarısıdır.
 

*********************

Hafta sonu değerli gazeteci Emin Bilbayoğlu’nu aniden kaybettik. Onu çok yakından tanıma fırsatım olmasa da o, tanıdığım en beyefendi ve en güzel nostaljik yazıların değişmez kalemiydi. Eski Lefkoşa’ya dair yazılarının tadına doyulmaz. İlk kitabım çıktığı zaman beni aramış ve özellikle aşağıda bugün sizlerle yeniden paylaşacağım yazıyı çok beğendiğini söylemişti. Bu yazıyı onu hatırlayarak ve anarak tekrar okuyalım istedim. Ruhun şad olsun Bilbay Eminoğlu…