“Savaşların bir daha yaşanmaması dileğiyle...”

Sevgül Uludağ

Tügen Burağan, sevgili babacığı Altay Burağan’ın paylaştığı bir resmi paylaşıyor ve babasının yazdıklarını aktarıyor, “savaşların bir daha yaşanmaması dileğiyle...” Tügen Burağan’ın dedesi, Küçük Kaymaklı’dan “kayıp” edilmiş... Tügen’in babası Altay Burağan, sekiz sene önce şöyle yazmış:

“Babam Şükrü Tevfik, annem Raziye Şükrü ve abim Tevfik Şükrü’nün 1957-58 tarihli bir fotoğrafı.

Babam 1963 çatışmalarında Küçük Kaymaklı bölgesinde kaybolmuş ve bu kayboluşunun 50. Yılı olmasına rağmen kendisinden hiçbir haber alınamamıştır. 1956-59 yılları arasında polis olarak görev yapmıştı.

Annem 1929 Zaharga-Baf doğumlu Raziye Şükrü Burağan olup, babam kaybolduğu sırada 31 yaşındaydı. 1984 yılında vefat edene kadar her zaman için kocasının geri dönmesini beklemişti...”

15 Ocak 1927 Baf-İstinco doğumlu olan Şükrü Tevfik’in annesi, 1963 çatışmaları nedeniyle Küçük Kaymaklı’da kısılmış ve Şükrü Tevfik, eşi Raziye Hanım’a, “Bir akrabasının evinde kısılan annesine gidip bakmak üzere,  Osman Derviş’ten birlikte Küçük Kaymaklı’ya gitmelerini isteyeceğini” söylemiş. Raziye hanımın o günlerde verdiği ifadelere göre, tarih 31 Aralık 1963 imiş...

Raziye hanım daha sonra kaynının oğlu Fuat Mustafa’yı görmüş aynı akşam ve Fuat Mustafa da kendisine, Şükrü Tevfik’in bazı Kıbrıslırumlar tarafından kaçırıldığını, kendisinin de peşine düştüklerini ama kaçmayı başardığını söylemiş... Şükrü Tevfik’i kaçıranlar arasında Kaymaklı-Lefkoşa yolu üzerinde bulunan bir Kıbrıslırum kasabın oğlu da bulunuyormuş, Fuat Mustafa’nın ifadesine göre...

Yine aynı konuda ifade veren Osman Derviş’in eşi Kerime Osman da, kaynanasının da Küçük Kaymaklı’da kısıldığını, Şükrü Tevfik’le birlikte eşinin de kaynanasına bakmaya gittiğini söylemiş. Osman Derviş de, Şükrü Tevfik’le birlikte “kayıp” edilmiş.

Bu olaydan sağ olarak tek kurtulan, anladığımız kadarıyla Fuat Mustafa olmuş. Fuat Mustafa’nın eşi Fatma Fuat Doratlı, o günlerde verdiği ifadede kendilerinin 1963 çatışmaları öncesinde Küçük Kaymaklı’da yaşadıklarını, olaylar meydana gelince evden ayrıldıkları için eşinin de aynı gün Şükrü Tevfik ve babası Osman Derviş’le birlikte, evlerinden giysi getirmeye gittiğini, sözkonusu Kıbrıslırum kasabın oğlularının Şükrü Tevfik ve Osman Derviş’i silah zoruyla kaçırdıklarını, eşi Fuat’ın ise kaçmayı ve sağ salim eve dönmeyi başardığını anlatmış. Fatma Fuat Doratlı ayrıca, eşinin kendisine anlattığına göre, Kaymaklı-Lefkoşa yolunda patates ambarlarının bulunduğu noktadan Şükrü Tevfik ve babası Osman Derviş’in kaçırılmış olduğunu belirtmiş.

CYTA’da gece bekçisi olan Osman Derviş, Küçük Kaymaklı’dan “kayıp” edildiği zaman 50 yaşındaymış. O da İstincolu imiş ve Kerime Osman hanımla evliymiş, altı tane çocukları varmış. O günlerde Kerime Osman hanımın verdiği ifadeye göre, Osman Derviş ile Şükrü Tevfik, Küçük Kaymaklı’da daha önce bırakmış oldukları Osman Derviş’e ait motosikletle geri döneceklermiş, güveyileri olan Fuat Mustafa ise bisikletle dönecekmiş. Ancak bir süre sonra güveyisi yalnız olarak dönerek, Osman Derviş ile Şükrü Tevfik’in patates ambarlarının önünde, bazı silahlı Kıbrıslırumlar tarafından kaçırıldığını, kendisinin peşine de düştüklerini ama kurtulmayı başardığını söylemiş kendisine... Fuat Mustafa’nın ifadelerine göre, sözkonusu Kıbrıslırumlar, bir kasabın dört oğlu imiş...

Konuyla ilgili olarak daha ayrıntılı bilgi sahibi olan okurlarımızı bizi 0542 853 8436 numaralı telefondan isimli veya isimsiz olarak aramaya davet ediyorum...


Kaymaklı'dan kayıp edilen Şükrü Tevfik, eşi Raziye Hanım ve oğlu Tevfik ile...


Selanik’ten belgesel esintisi

Murat Türker

Bu sene 23. kez düzenlenen Selanik Belgesel Festivali'nden seçme filmler...

Yunanistan’ın Selanik kentiyle özdeşleşmiş sanatsal organizasyonlarından Selanik Belgesel Festivali pandemiye rağmen yoluna devam ediyor.

Bu sene 23. defa seyirciyle buluşmakta olan etkinliğin ilk etabı ancak kısıtlı erişimle online olarak 4-14 Mart tarihleri arasında gerçekleşiyor.

Geçenlerde vefat etmiş olan festivalin kurucusu Dhimitri Eipidhes bu vesileyle tekrar anılırken emektar sinema insanının bilhassa belgesel sinemaya katkıları asla unutulmuş değil.

Savaş herkes için yıkımdır

Yolu İstanbul’dan da geçmiş, ödüllü belgeselci Gianfranco Rosi’nin son eseri Ortadoğu’da savaşların, katliamların, göçlerin neden olduğu yıkıma şiirsel bir yaklaşımla parmak basıyor. Türkiye’yi de yakından ilgilendiren, Anadolu’nun güneyindeki coğrafyalarda vaziyet hiç de parlak değildir.

Muhteşem ışık yönetimiyle kotarılmış, savaş karşıtı bir ağıt niteliğindeki estetik belgesel bilhassa Ezidi çocukların travmalarının birebir yansıdığı sekanslarda seyirciyi derinden sarsıyor. Avcılara asistanlık yaparak üç beş kuruş kazanmaya çalışan ergen oğlanın bakışlarını da uzun zaman unutamayacaksınız.

Geceye dair (Notturno) Rosi’nin zarif elinden çıkma, kayıtsız kalınmaması gereken gerçeklere dair çarpıcı bir belge.        

Nefretle bir yere varılmaz!

Çoğunluk tarafından aykırı olarak kabul edilen müzik tarzları ve cüretkâr kıyafetleri bir yana, kapitalist rejim eleştirileri onları memleketleri İzlanda’nın gündemine çoktan oturtmuştu. Fakat İsrail’de düzenlenen Eurovision şarkı yarışmasında Filistin yanlısı bir tavır alınca çok daha geniş bir ölçekte seslerini duyurmuş oldular.

Hatari müzik grubunun macerası Nefret adlı bir şarkı (A song called hate) başlıklı belgeselde zarifçe aktarılıyor. Birbirinden ilginç imajlı genç müzisyenler bilhassa Avrupa’da nefretin yükselişte olduğuna dair kaygılarını gruba münasip gördükleri isimle, ayrıca beyanatlarıyla da kanıtlıyorlar. 

Anna Hildur Hildibrandsdóttir imzalı eğlenceli film İsrail’deki vaziyeti “apartheid” olarak betimleyen kahramanlarımızın bir anda şimşekleri üzerine çekmesini de layıkıyla yansıtıyor.

Hem İsrail iktidar temsilcilerinin, hem fanatik halkın, hem de Eurovision yetkililerinin baskısına rağmen yarışmanın puanlaması sırasında Filistin bayrağının renklerini milyonlarca kişinin canlı yayında görebileceği şekilde teşhir etmeleri onları bazıları için hain, bazıları için kahraman mertebesine getirdi.

Durumu soğukkanlılıkla karşılayan İzlanda’nın kadın başbakanı Katrin Jakobsdottir’in dediği gibi, “Sanatçıların kendilerini en uygun gördükleri şekilde ifade etme hürriyetleri her şeyin üstündedir!”

(BİANET.ORG – Murat TÜRKER – 13.3.2021)


“Suriye'de işlenen suçların Almanya'da yargılanması...”

Fatma KARAKAŞ-DOĞAN

Almanya’nın Koblenz kentinde 23 Nisan 2020 tarihinde başlayan yargılamada Almanya mahkemesi, 24 Şubat 2021 günü, bir sanığı insanlığa karşı suç işlemekten mahkum etti. Söz konusu sanık, Suriye yönetiminin eski istihbarat görevlisi olarak çalışmıştı. Almanya’ya gelen sanık 2018 yılında tespit edilmiş ve 2019 yılında yakalanmıştı. Suriye’de yaşanan hükümet etme krizinin ardından ülke iç karışıklığa sürüklenmiş, iç savaş ve çatışma ortamında ağır insan ve grup hakkı ihlalleri meydana gelmişti. Almanya’da hakkında mahkumiyet kararı verilen sanık, Suriye hükümetin 2011-2012 yıllarında muhaliflere yönelik gözaltı ve cezaevinde tutma sürecinde yürüttüğü ağır işkence ve ölümlerden sorumlu tutuldu ve hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verildi ve dünyanın saygın haber ajans ve kanalları son dakika haberi olarak geçti.

Bu davada Almanya mahkemesinin yargılama yetkisi, uluslararası hukukun bir istisnası olan ve evrensellik ilkesi olarak çevrilebilecek olan bir prensibe dayandırıldı. Ülkelerin kendi topraklarında meydana gelen suçların yanında, çeşitli sebeplerle başka ülke topraklarında meydana gelen bazı suçları da yargılamasına olanak veren bu ilke, günümüzde oldukça anlamlı bir işleve sahip olmuştur. Bu ilke ve Almanya’nın uluslararası suçlar olarak adlandırılan bu suç kategorilerini kendi ülkesinde yargılamasına olanak veren ve suç tanımı içeren özel ceza kanunu, Almanya mahkemelerinin yetki kaynağıdır. Yani Almanya’nın yaptığı tek şey, hukukun işlemesini, mahkemelerin yargılama yapmasını, savcıların delil toplamasını engellememektir.

Uluslararası Ceza Mahkemesi'ni kuran Roma Statüsü 2002 yılında imzaya açılmış ve 2003 yılı itibarı ile Mahkeme Hollanda’nın Lahey kentinde yargılama yapmaya başlamıştır. İnsanlığı, tarihinin ilk daimi uluslararası ceza mahkemenin kurulmasına ötüren şey, kendi barbarlığından başka bir şey değildir. Nitekim mahkemenin yargılama yetkisine giren 4 suç tipi vardır ki bunlar bırakın bireyleri, kuşakların varlığını sona erdirecek derecede bir kötülükle ancak işlenebilmektedir.

İşte Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin görev alanına giren suçlar olan, soykırım, insanlığa karşı suçlar, savaş suçları ve saldırganlık suçu, mahkemenin kurulduğu 2003 yılından sonra da işlenmeye devam edildi. Bunun tanığı olduğumuz bir örneği de Suriye’de meydana geldi. Barbarlığın insanlık tarihinden silinmesi gerekip gerekmediğine bir türlü karar veremeyen, günün birinde bu mahkeme önünde yargılanmak konusunda ciddi korkuları olan ülkeler, Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin yargı yetkisini tanımamaya hatta mahkemeyi itibarsızlaştırmaya gayret etmektedir. Nitekim Suriye’deki çatışma ve karışıklık ortamında işlenen korkunç suçlar adeta tozlu raflara kaldırılmaya çalışılmakta, ölümüne bir sessizlikle zamanın akıp gitmesi, delillerin yok olması, mağdurların hem seslerini hem de umutlarını kesmesi beklenmektedir.

Uluslararası Ceza Mahkemesi, suç yerinin Suriye olması ve Suriye’nin de Roma statüsüne taraf olmaması sebebiyle yargılama yetkisi kazanamadı. Konu birkaç kez Birleşmiş Milletler önüne de gitti ancak Rusya ve bazı devletler Güvenlik Konseyi'nin insiyatif almasını engelledi.

İşte böyle bir ortamda, Almanya mahkemesinden gelen karar, bir ilk olarak tarihe geçti ve bizlere, hukukun kara kitapların sayfalarını süsleyen anlaşılması zor ama güzel cümlelerden ibaret olmadığını, mağdurun ve failin şahsında, somut ve yaşayan bir varlığa dönüşebildiğini gösterdi. Bu karar ve yargılama, tüm dünyaya Almanya’nın, kendi topraklarında ikinci dünya savaşı sırasında yaşananları, yeni neslin belleğinde canlı tutmaya ve “bir daha asla” demekte kararlı olduğunu da gösterdi ve Suriye hükümetinin işlediği insanlığa karşı suçlara ilişkin ilk mahkumiyet Almanya mahkemelerinden geldi. Bu karar, Almanya’nın tarihinden ders almakla yetinmeyip, ders verir olgunluğa geldiğinin de örneğidir. Nitekim, 2020 yılında Almanya’da gerçekleşen ırkçı saldırının ardından Merkel’in: “ırkçılık ve nefret bir zehirdir ve bu zehir bizim toplumumuzda var” demiş olması, ülkesinin resmi ideolojisinde bu suçlara tahammül olmadığını göstermesi ve tarafını belli etmesi bakımından önemlidir.

Almanya Mahkemeleri önünde yürüyen bir diğer yargılama da halen Münih kentinde devam eden ve IŞİD tarafından köle yapılan 5 yaşındaki Ezidi kız çocuğunun, altını ıslattığı gerekçesi ile zincirlenip, 45 derece sıcaklıkta dışarıya bırakılmak suretiyle öldürülmesine ilişkindir. Bu davada da sanıklar, insanlığa karşı suç işlemekten yargılanmaktadır ve bu da IŞİD’in Ezidilere karşı işlediği suçlara ilişkin dünyadaki ilk davadır.

Suriye savaşının ardından, savaşın en az mağdurları kadar faillerinin de Türkiye’ye geldiği bilinmektedir. Suriye ile komşu olması, mağdurların ve faillerin Türkiye’ye yerleşmiş olmaları da gözönüne alındığında, Türkiye’nin IŞID üyelerine veya hükümet adına suç işleyen diğer suçlulara karşı tek bir dava açmamış ve yargılamamış olması oldukça ilginçtir...

(ARTI GERÇEK – Fatma Karakaş-Doğan – 26.2.2021)

PAZARTESİ DEVAM EDECEK