Sarayönü’nden hatıralar... (3)

Sevgül Uludağ

“Lefkoşa’nın geçmiş yılları” (“Yesteryears of Nicosia”) sosyal medya grubundan Chris Hacıvasiliu’nun paylaşmış olduğu, 1950 yılında çekilmiş Beliğ Paşa Konağı’nın bir fotoğrafından hareketle kaleme aldığımız “Sarayönü’nden hatıralar” okurlarımız arasında büyük ilgi uyandırdı... Rahmetlik Vedia Barut’un oğlu olduğunu tahmin ettiğimiz (eğer aynı isimde bir başkası değilse) Mehmet Barut, “Sarayönü’nden bir de Vedia Barut geçti” diye “sitemkar” diye niteleyebileceğimiz bir elektronik posta attı bize... Aslında Vedia Barut hakkında gerek geçmişte çeşitli vesilelerle Sarayönü civarındaki hatıralarımızda olsun, gerekse ablam İlkay Adalı’nın hatıralarıyla ilgili çok geniş röportamımızda olsun, oldukça etraflı yazmıştık. Ablamın hatıralarından hareketle, “Bir İnsan: Kutlu Adalı” diye bir de kitabımız mevcuttur ve bu kitapta da Vedia Barut’tan oldukça geniş biçimde söz etmekteydik. 2007’de kaleme aldığımız bir yazıda Vedia Barut’tan söz ediyorduk... Vedia Barut’u “es geçmemek” ve hatırasına saygı mahiyetinde, bundan tam 16 sene önce kaleme aldığımız 28 Ağustos 2007 tarihli “Elde örülen yün hırkalar, Lefkoşa’nın eski terzileri...” başlıklı yazımızı yeniden yayımlıyoruz... Bu yazımızda şöyle diyorduk:

YÜN HIRKALAR, ESKİ TERZİLER...

“Eski filmlere bayılırım – en çok da Dijitürk’te MGM kanalında gösterilenlere... İki hafta kadar önce Ayşecik’in oynadığı “Boş Beşik” filmini Dijitürk’te SHOWTürk kanalında canyoldaşımla birlikte bayılarak izlemiştik... Ayşecik olağanüstü bir çocuk yıldızdı... Ayşecik’in parladığı dönemlerde, abim Ankara’daydı ve bana onun bir kartpostalını göndermişti... O günlerde ilkokuldaki sınıf arkadaşlarıma bu kartı göstererek “hava” attığımı hatırlıyorum!

Ayşecik’in muziplikleri, giydiği jüponlu elbiseler, Vahi Öz’e yaptıkları, Mualla Sürer-Vahi Öz flörtleri ve Ayşecik’in olağanüstü gülüşü... Geçen Pazar bir film daha vardı: Hüdaverdi... “Fatoş-Basri” çizgi romanından uyarlanmış “Hüdaverdi” de çok komik bir filmdi... Bugün ise Shirley MacLane’in oynadığı “Salıncakta iki kişi”yi izledim...”

İNCE TOPUKLU İSKARPİNLER...

“Bu eski filmlere merağım, belki de alıp beni çocukluğuma götürmesinden kaynaklanıyor. Mutfaklarda gördüğümüz o eski Prestige tarzı buzluklar, bana kendi mutfağımızı hatırlatıyor... Kadınların giydiği twinset’ler, çantalarını tutuşları, saç modelleri, erkeklerin briyantinli saçları, incecik bıyıkları 50’li, 60’lı yılların kokusunu taşıyor – o eski günlerde Lefkoşa’da, “Taksim” ya da “Halk” sinemasına giden kadınların incecik topuklu iskarpinlerini, kollarına taktıkları çantaları, boğazlarına astıkları incileri, saç modellerini hatırlatıyor bana...”

TWİNSETLER, VEDİA BARUT’TAN...

“Salıncakta iki kişi” başlıklı filmde, bir sahnede Shirley MacLane, kalın makarna yününden örme bir hırka giyiyordu... Bunu gördüğüm zaman, annemin de böyle bir hırkası olduğunu, bunun açık mavi renkte olduğunu, kütüphanede çalışırken kış aylarında hep bu hırkayı giydiğini hatırladım. O zamanlar annem kendi hırkalarını kendi örerdi – ya da yeni çıkan yün örme makineleriyle harıl harıl hırka ören arkadaşlarından birine ördürürdü. Ama bu pek ender olurdu... Twinsetleri’ni ise Vedia Barut’tan alırdı.

O günlerde Vedia Barut’un Saray Otel’in arka yollarından birindeki mağazası beni büyülerdi... Orada neler yoktu ki! Takma kirpikler, incecik çoraplar, jüponlu etekler, pırıl pırıl, incecik askılı gece kıyafetleri! Lefkoşa’nın kadın memurları, Vedia Barut’tan alışveriş ederdi. Vedia Barut, büyük bir deftere, herkesin aldığını not eder, insanlar ödendikleri zaman gidip ona taksitlerini yatırırlardı!

Vedia Barut’un dükkanı tıkış tıkıştı – dönmeye yer yoktu – neredeyse herşey üstüste dururdu ama o, hangi malın nerede olduğunu bilir, bulur çıkarırdı! Ablamın da buradan bol bol alış-veriş yaptığını ama daha çok Tiraje hanım, Vacide hanım gibi terzilere giderek burada çok özel elbiseler diktirdiğini hatırlıyorum...”

LEFKOŞA’NIN TERZİLERİ...

“Tiraje hanım, Arabahmet camisinin yanındaki yeşil apartmanda otururdu – apartman yemek kokardı ve ablam prova yaparken, biz de Tiraje hanımın hareketlerini izlerdik... Vacide hanım ise, Kumarcılar Hanı yakınındaki bir apartmandaydı. Kızı Canan, benimle aynı sınıftaydı – Canan’ın olağanüstü bir çizim yeteneği vardı... Ablam provaya gittiğinde, ben de ona takılırdım – Vacide hanımın rengarenk ipekli ve tül kumaşlar arasında evindeki terzi atölyesinde ablam için harikalar yaratması, büyüleyiciydi! Vacide hanımın yanında terzi kızlar da vardı – onlar bu küçük terzi atölyesinde, Vacide hanımın gözetiminde çıraklık devresinden geçer, sonra da bazıları terzi olup çıkardı! O günlerde terzilik zor bir meslek olsa gerekti – Vacide hanımsa birkaç arşınlık bir kumaştan, olağanüstü modeller çıkarmakla ünlenmişti. Ablama yeşil bir mini elbise diktiğini hatırlıyorum – bu kolsuz elbise, ablama o kadar yakışmıştı ki, görenler parmak ısırıyordu neredeyse! Zaten ablam çok güzel bir kadındı – kına yaktığı upuzun, parlak saçları vardı... Hep mini etek giyerdi çünkü ben küçükken mini modası vardı... Bu yeşil elbise için, Rum tarafında aksesuar satan “Diran”dan yeşil renkli upuzun bir devekuşu tüyü aldığımızı, bunun elbiseye monte edildiğini de hatırlıyorum... Vacide hanımın diktiği elbiselerin her biri birer sanat eseri gibiydi – zaten her biri tekti, aynısı yoktu. O, her bir kişiye, farklı bir model yaratır, aynısını ikinci kez dikmezdi... Onun, o günlerin Lefkoşası’nda kadınlarımızı güzelleştirmek için gösterdiği olağanüstü yaratıcılığı ve verdiği emeği hatırlayan kaldı mı acaba?...”

ŞİŞLER, YÜNLER, HIRKALAR...

“O eski günlerde, kış aylarında ablamın da bize, çocuklarına ve kendine harıl harıl hırka ördüğünü hatırlıyorum... Akşamları mutfaktaki işini bitirip televizyonun önünde oturduğunda, şişleri ve yünleri de yanında olurdu. Şişler, yünlerin inceliğine ya da kalınlığına göre numaralıydı... Kimi zaman çift kat yünden de hırka ördüğünü hatırlıyorum... Hatta uçları metal, uzantıları kalın misinayı andıran plastik şişler kullandığını da hatırlıyorum. Ablam, arada bir bizi çağırır, örmekte olduğu hırka için ya omzumuzun, ya kolumuzun ölçüsünü alırdı... Biz de oyuna ara verip sıkılarak önünde dikilirdik! Oysa hırka bittiğinde, bunu sevinerek giyeceğimizi de bilirdik! İtirazımız, oyunumuzun bölünmesineydi!

Ya da kimi zaman ablamla annem kaç “bundo” başlatmak gerektiğini tartışırlardı – veya “bir düz bir lastik” mi, “iki düz iki lastik mi” ve onun gibi bize “karmaşık” gelen şeyler!...”

ANNEM PONPON UZMANIYDI...

“Ablamın ördüklerinin sıradan hırkalar olduğunu sanmayın! Olağanüstü motiflerle bezeli hırkalardı bunlar. Annemse “ponpon” uzmanıydı – iki karton parçasını halka şeklinde keser, yünleri üzerine sarar, bunları kesip ortadan bağlayarak, ortaya tombalak ponponlar çıkarır, bunlar yine elde ördüğü yünden bir sicimin ucuna bağlanır, hırkayı süslerdi... Ablamın kaynanası Şerif hanım da, yün örme makinesinde olsun, elde olsun, yelekler, hırkalar örerdi. Hatta tığla çok şık bluzlar ördüğünü hatırlıyorum... Ablamın o günlerde benim için merserize yünden ördüğü menekşe renkli iki hırkayı hala giymekte olduğumu söylemeliyim!”

ŞERİF TEYZEMİN ÖRGÜLERİ...

“Aslında ailemizin örgü şampiyonu Şerif teyzemdi... Yakın çevresinden birisi hamile olur olmaz, teyzem derhal açık sarı ya da beyaz yün aldırır, doğacak bebek için hemen patiler, yün bir şapkacık ve pantolon-üst bir takımcık örmeye girişirdi. Annem ona, “Delisin! Bu kadar işinin içinde!... Çarşıdan bir şey al da ver!” dese de, teyzem aldırmaz, bildiği Evliya’ya çağırırdı! Lefkoşa’da benim yaşlarda sayısız çocuk, mutlaka Şerif teyzemin ördüğü takımcıklardan giymiştir diye düşünüyorum! Bir de kendi kendi adını taşıyan toruncuğuna onlarca takımcık, elbisecik, paticik, şapkacık örmekten çok mutlu olurdu!

Zaten Şerif teyzem, belki de ailenin en tutumlusuydu – öyle kolay kolay para harcadığını ya da satın alınan herhangi bir şeyi beğendiğini hatırlamıyorum! Çünkü o, mükemmelliyetçi bir kadındı. Herşeyin en iyisini isterdi – tam da olması gerektiği gibi olmasını – ve bu yüzden de hemen herşeye mutlaka bir “ayıp” bulur, Zaim enişteyi, aldığı malı değiştirmek üzere pek çok kez gerisin geri çarşıya gönderirdi! Biçare Zaim enişte de, bisikletin üstünde, teyzemin beğenmediği domatesleri veya salatalıkları değiştirmeye, bandabuliyaya giderdi!”

DİLŞAD HANIMIN HIRKALARI...

“Hırkalarımın en güzeli, Dilşad hanımın benim için ateşi pembe yünlerden ördüğü, yuvarlak bağızlı, önünde iki örgü olan bir hırkaydı. Dilşad hanım, o günlerde eski Genel Hastane’nin tam karşısında, birkaç basamakla çıkılan bir evde otururdu. Dilşad hanımın yüzünde muzip bir gülümseme hatırlıyorum!... Hatta olağanüstü güzellikteki bu pembe hırka için provaya gittiğimiz bile aklımdadır! Bu ateşi pembe hırkayı o kadar çok severdim ki, hep onu giymek isterdim!..

Sonraları anneciğim de bana farklı renkli yünlerden kendi yarattığı desenlerde hırkalar ördü. Annem kütüphaneden emekli olmuştu, bu yüzden daha çok vakti vardı ve renklerle oynayarak kendi yarattığı örneklerle olağanüstü hırkalar örerdi bana... Bu hırkaları giymesem de, hala saklıyorum, atamıyorum... Üzerlerinde o kadar çok emek var ki, bunları atmaya kıyamıyorum... Renklerine bakmak bile beni çok mutlu ediyor...

Şimdilerde konfeksiyon bol ve ucuz... Hayat, “Kullan, at” modlarında yaşanıyor... Ömürlük hırkalar, terzilerin sizin için yarattığı “hot-couture” elbisler yok artık... Lefkoşa’nın ünlü terzileri, tarihimizin tozlu sayfaları arasında unutulmaya yüz tutmuş... Bizim için sevgiyle örülen hırkalar da, artık uzak bir geçmişte kalmış...”

RAŞİT BEDEVİ’NİN PASTANESİ...

Sarayönü’nden hatıralarımızın ikinci bölümü yayımlanınca, Joe Bloogs bana bir not gönderiyor Messenger’den ve diyor ki:

“Sevgül hanım... Sarayönü’nden hatıralar... (2) yazınızın sonunda Raşit Bedevi'nin pastanesini gösteren bir siyah beyaz foto kullandınız... Bu fotodan renkli olarak daha net bir fotoğraf 1964 yılında Ledra Palace Hotel’de konuşlanan Danimarkalı bir asker tarafında çekilmiş... Toplamda 25 fotoğraflık bir albümdür ve bana bunları fotoğrafları çeken Danimarkalı verdi... İşinize yararsa hepsini size verebilirim... Ben bu Danimarkalı BM Barış Gücü eski askeri Sten Boye Poulsen’le elektronik posta ile temas edip ondan bu fotoğrafları rica etmiştim, o da bana bunları 2017 yılında göndermişti...”

Joe Bloogs’a çok teşekkür ediyorum ve bana elindeki fotoğrafları gönderiyor. Bu fotoğrafların bir tanesi de, rahmetlik Vedia Barut’un yazımda sözünü ettiğim dükkanını gösteriyor. Sayfamıza aldığımız bazı fotoğraflar, Sten Boye Poulsen tarafından 1964 yılında Sarayönü’nde bir resmi geçitte çekilmiştir...


Sten Boye Poulsen'in 1964'te Sarayönü'nde çektiği bu fotoğrafta Bedevi Pastanesi görülebiliyor...