Lefkoşa Sanat Merkezi’nin bahçesinde “Sanatın Ölümsüz Yüzleri” açık hava sergisi önceki akşam düzenlenen etkinlikle açıldı.
Kıbrıs Edebiyat Derneği ve Yıltan Taşçı Akademi işbirliğinde, Lefkoşa Türk Belediyesi’nin katkılarıyla açılan sergi, Kıbrıslıtürk sanatında ve edebiyatında iz bırakmış 36 ismi ölümsüzleştiriyor.
***
Sergi açılışında konuşan YTA ve LESAM Başkanı Yıltan Taşçı, konuşmasına LTB Başkanı Mehmet Harmancı’ya teşekkürlerini sunarak başladı.
LESAM’a evsahipliği yapan Ay. Luka Kilisesi’nin eski halini bilenlerdenim. Bugün bu tarihi yapının başkent Lefkoşa’nın en işlevsel sanat merkezlerinden birine dönüşmesi yolculuğunda Yıltan Hoca’nın gayretlerinin yanında LTB Başkanı Mehmet Harmancı ve Gönyeli-Alayköy Belediyesi Başkanı Hüseyin Amcaoğlu’nun da büyük katkıları olduğunu biliyorum.
Taşçı da konuşmasında kültür ve sanata değer veren isimlerle, yerel yönetimlerin birlikte hareket ederek, devletin yapamadığı işleri başarabildiğini söyledi.
***
Kuzey Kıbrıs’ın halen devlet tarafından kurulmuş büyük ölçekli bir sanat müzesine sahip olmayışını eleştiren ve “Sanatın Ölümsüz Yüzleri”nin Kıbrıs kültür ve sanatına katkı koymuş birçok ismin adını yaşatacağını kaydeden Taşçı, sergiyi ziyaret eden sanatseverlerin fotoğrafların altındaki QR kodlarını okutarak, fotoğraftaki değerin Türkçe ve İngilizce yazılmış biyografilerine erişebileceğini de vurguladı.
***
Aslında uzun zamandır aklımızda olan ve üzerinde çalıştığımız bir projeydi bu. Uzunca bir çalışmanın ardından, önceki gün hayat buldu.
Bu gibi projelerin güzel ve doğru örneklerini yurtdışında birçok gelişmiş kentte görmüştük.
Öğrencilerin öğretmenleri eşliğinde bu açık hava sergilerini ziyaret ettiklerini ve o sanat derslerini, sanatçının fotoğrafı karşısında, açık havada dinlediklerini görünce, biz de hızlandık ve ilk etapta 36 ismin fotoğrafını LESAM bahçesine yerleştirdik.
***
Sergi açılışında konuşan LTB Başkanı Mehmet Harmancı, etkinlik alanının yaşayan, dönüşen ve birçok kişiyi olumlu etkileyen bir merkez olmasından mutluluk duyduğunu belirterek, 36 kültür ve sanat insanının burada yaşatılacak olmasının önemine işaret etti.
***
Gittiğim her yabancı kentte, müzelerin, sanat merkezlerinin yollarını tutanlardan biriyim.
Çünkü bir kenti yalnızca yollarıyla, meydanlarıyla, yüksek binalarıyla, alışveriş merkezleriyle ya da lezzetleriyle ölçemeyiz…
Bir kentin gerçek zenginliği biraz da insanlarına ne sunduğuyla ilgilidir.
Mesela bir çocuk okuldan çıktıktan sonra nereye gidebiliyor?
Bir genç sanatla nerede buluşabiliyor?
Bir ressam eserini nerede sergileyebiliyor?
Bir heykeltıraşın ürettikleri nerede görülebiliyor?
Bir fotoğrafçı, bir yönetmen, bir performans sanatçısı kentte kendisine nasıl bir alan bulabiliyor?
***
Tüm bunlar bir kentin hikâyesini anlatıyor aslında.
İşte sanat merkezleri, çağdaş sanat müzeleri, galeriler ve kültür yapıları tam da bu nedenle önemlidir.
Bunlar bir kentin aynasıdır.
***
Dünyanın farklı kentlerine baktığımızda sanat kurumlarının kent yaşamını nasıl dönüştürdüğünü görebiliyoruz.
Bilbao örneği bunların en çok bilinenlerinden biri.
Guggenheim Müzesi açıldığında yalnızca yeni bir müze binası ortaya çıkmadı. Kentin kendisiyle ilgili yeni bir hikâye de yazılmaya başlandı.
Bugün sık sık “Bilbao etkisi” diye konuşuyoruz. Oysa Bilbao örneğini yalnızca “müze yaptılar, şehir kurtuldu” diye anlatmak büyük bir haksızlık olur.
Araştırmalar, müzenin etkisinin kentin daha geniş kentsel dönüşümü, kültür yatırımları ve yaratıcı sektörlerle birlikte ortaya çıktığını gösteriyor.
Yani mesele yalnızca Frank Gehry'nin muhteşem binasını yapmak değildi.
Mesele, sanatın kentin yeniden düşünülmesinin bir parçası haline getirilmesiydi.
***
Londra'daki Tate Modern de benzer biçimde önemli bir örnek.
Eski Bankside elektrik santralinin sanat mekânına dönüştürülmesi, yalnızca bir yapının yeniden kullanılması anlamına gelmedi.
Thames kıyısındaki bölgenin kültürel ve kamusal hayatının değişmesine de katkı sağladı.
***
Paris'teki Centre Pompidou, Roma'daki MAXXI, Lens'teki Louvre, İstanbul Modern…
Her biri bize sanat kurumlarının kentlerin yalnızca kültürel hayatını değil, kentle kurduğumuz ilişkiyi de değiştirebileceğini gösteriyor.
***
Ben özellikle Louvre-Lens örneğini de önemsiyorum.
Çünkü Lens, büyük bir kültür başkenti değildi.
Aksine sanayinin gerilemesiyle ekonomik ve sosyal sorunlar yaşayan bir kentti.
Louvre'un burada bir müze açması, sanatın yalnızca zaten güçlü kültür merkezlerine ait olmadığını gösterdi.
Yani kültür yatırımı sadece “zaten turist geliyor, bir müze daha yapalım” mantığıyla ele alınmak zorunda değil.
Bazen tam tersine, kültür yatırımı bir kentin yeniden ayağa kalkma arayışının parçası olabilir.
***
Ancak burada şunu da söyleyeyim; tek başına bina yetmez… Sanata ve sanatçıya da sahip çıkmak gerekir… İnsanları bu sanat merkezleri ve müzelerle buluşturmamız gerekir.
***
Lefkoşa'nın kuzeyinde Yakın Doğu Üniversitesi bünyesinde açılan Kıbrıs Modern Sanat Müzesi bulunuyor.
Bu önemli bir yatırım.
Özellikle üniversitenin sanat alanındaki sergi, koleksiyon ve etkinlik kapasitesi açısından dikkate değer.
Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Bir üniversitenin modern sanat müzesinin bulunması ile bir kentin kamusal çağdaş sanat müzesine sahip olması aynı şey değildir.
Çünkü belediyenin ya da devletin görevi, kentlerin sanat politikasını oluşturmak, genç sanatçıları desteklemek, çocukları sanatla buluşturmak, uluslararası sergiler getirmek, yerel sanat tarihini belgelemek ve kültür üretimini gündelik kent hayatının parçası haline getirmektir.
LTB'nin Tiyatro ve Kültür Merkezi projesinin bu açıdan önemli olduğunu düşünüyorum.
***
Son olarak şunu da söyleyeyim, kültür altyapısı hiçbir zaman “tamamlandı” denilecek bir alan değil.
Kentler geliştikçe kültür politikası da gelişmek zorunda.
Durmadan, bırakmadan, biriktirerek, gelişerek…