Sait Faik ve İstanbul

Serkan Soyalan

İstanbul sevdiğim şehirlerden biridir... Hem tarihiyle, hem kültürüyle beni besleyendir... Kadim bir şehirdir... Zordur, ama güzeldir...

Boğazıyla güzeldir, adalarıyla, martılarıyla, kargaşasıyla...

Çok sık aralıklarla ziyaret ettiğim bu İstanbul’da sokak aralarında dolaşırken, yazarları düşünürüm. Onların satırları arasında dolanırken de İstanbul’u düşünürüm. Kendi içimde oynadığım yaratıcı ama bir o kadar da çekici bir oyundur bu.

***

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Huzur”unda bulurum kendimi sıklıkla, Mihat Cemal Kuntay’ın “Üç İstanbul”unda...

Yahya Kemal Beyatlı’nın şiirlerinde, Orhan Pamuk’un “Masumiyet Müzesi”nde...

Sokaklarını adımlarken bazen Mario Levi çıkıyor karşıma, Yüksek Kaldırım’da da Orhan Veli...

İstiklal’de Sakallı Celal’i arar gözlerim, köşe başlarında da Neyzen Tevfik’i...

***

Zengin bir şehirdir İstanbul, kültürüyle, tarihiyle, insanlarıyla...

Ve tarih yaprakları değişse bile, değişmeyen bir cazibesi vardır, her bir semtinde.

***

İki usta kalemin buluşmasına değinelim şimdi de.

Türk edebiyatının dev ismi Yaşar Kemal’in, Türk öykücülüğünün temel taşlarından Sait Faik Abasıyanık ile bu kadim şehirde karşılaşmasını, onun kaleminden Türkiye İş Bankası yayınlarından 2012’de yayımlanan “Sait Faik’ten Çocuklara Hikâyeler” kitabından paylaşalım.

“Akşamüstleri Tünel’den Taksim’e doğru sol kaldırımdan yürürseniz, gözünüze dalgın, siyah gözlüklü, yüzü kederli, ama müthiş kederli, -yüzündeki keder besbellidir, elle tutulacak gibi, yüzde donup kalmıştır- pantolonu ütüsüz, ağarmış saçları kabarmış bir adam çarpar. Bu adamın, bu Beyoğlu kalabalığı içinde bir hali vardır ki (daha doğrusu her hali) size bu koskocaman şehirde yalnız, yapayalnız olduğunu söyler. Bu neden böyledir? Orasını kimse de bilmez. Bazı adam vardır insan yüzünde sırf hınç, kin okur. Bazısında gurur, bazısında neşe, bazısında bayağılık, aşağılık... Bu adamın üstünden, başından da yalnızlık akar. Bir de bu adama Kadıköy iskelesinin kanepelerinden birine oturmuş, heybeli köylüleri, çıplak ayaklı serseri çocukları, hanımefendileri seyrederken rastlarsınız.

Bu adam hikâyeci Sait Faik’tir.

Bir gün, aklımda kaldığına göre, bir pırıl pırıl, cam gibi parlayan sonbahar sabahıydı, ona Kadıköy iskelesinin kanepelerinde rastladım.

-Ne var, ne yok Sait? Dedim. Hikâye yazıyor musun?

-Yok, dedi, yaşıyorum.

Hüzünlü, ılık, insan sevgisi dolu hikâyelerini Sait yazmaz, yaşar. Sait bir dertli, kötülüklerden, aşağılıklardan, dünyadaki cümle bayağılıklardan, kirden iğrenen bir âdemoğludur. O daima iyiliği söylemiştir.

Dünyaca ün almış Mark Twain derneğinin fahri üyeliğini aldığını duyunca, bu iş için Sait’in ne diyeceğini öğrenmek için aradım. O gün öğleden sonra İstiklâl Caddesi’ndeki kaldırımdan gittim geldim. Sonra Kadıköy iskelesine uğradım, orada da yoktu. Sait anacığı ile birlikte Burgazadası’nda oturur, bindim vapura ikinci gün oraya gittim. Anası Sait’in aynı gün İstanbul’a indiğini söyledi. İstanbul’da, tarif ettiğim kaldırımda, ona rastladım. Gene dalgın, sinirliydi. Yüzünden düşen bin parça olur derler ya, öyleydi.

-Bu işi için ne dersin? diyecektim, korktum.

-Merhaba, dedim.

-Merhaba, eyvallah, dedi.

-Ne var, ne yok, dedim.

-İyilik, dedi.

-Mark Twain... dedim.

-Aldırma, dedi.

-Bak dedim, Sait, biliyorsun ki ben röportaj yaparım.

-Sonra? dedi.

-Söyle, dedim.

Sait, beni kırmadı. Teşekkür ederim.

Ben sual sormadan o başladı:

-Bana, Mark Twain cemiyeti fahri üyeliği verildi, dünya edebiyatına ettiğim hizmetten ötürü.  Birçokları gibi ben de şaşırdım. Dünya edebiyatına hizmet filan etmediğimi söylemeye ne havet. Bu, üyelik verilebilmesi için uydurulmuş nazik br sebeptir sanırım.

Ben aldım, dedim ki:

-Senden önce, bu cemiyetin ilk üyesi Atatürk’müş...

-Biliyorum. Beni sevindiren de bu işte. Atatürk’ten sonra, benim üye olmam, benim için ne büyük bir şereftir. Bir milletin yetiştirdiği en büyük çocuğu ile, o milletin kendi halinde bir küçük hikâyecisinin Amerika’da bir cemiyette buluşmaları küçük hikâyeci için ne bulunmaz şerefli bir fırsattır. Demokrasi de zaman zaman böyle olur. Eğer bu üyelikten memnunsam, bu yüzdendir.

-Politika... dedim.

Sözümü ağzımda kodu:

-Karışmam.

-Peki, seni bu cemiyete ne sebepten, hangi eserin için aza seçtiler?

-En büyük devlet adamlarının, başkanlarının ve başbakanların fahri veya asli üye oldukları bir cemiyete beni de seçmenin aslı nedir diye düşündüm, şunu buldum: Demek ki şimdiden sonra dünya çapında hikâyeciyi anmak için kurulmuş bir cemiyete dünyanın dört bucağından kendi halinde hikâyeciler de seçilecek.

Türk hikâyecilerini temsil ettiğim anlamına alınmasın sakın. Her hikâye yazan ve yayan Türk hikâyecisi kendi şahsında bir dilin hikâyeciliğini yaptığına göre şahsıma Mark Twain cemiyetinin gösterdiği ilgi ve sevgi daha çok Türk hikâyeciliğinedir gibi geliyor bana. Ben de bu ilgi ve sevgiyi bütün değerli hikâyeci arkadaşlarımla paylaşırım. Kabul ederlerse.

Kendini bütün dünyaya tanıtmış, sevdirmiş, bir halk çocuğu olan hikâyeci Mark Twain’i ananların içine Türk dilinin  bir hikâye yazarını almayı düşünenlere de teşekkür ederim.

-Mark Twain için ne dersin?

-Sen de amma sual sorarsın ha. Ne derim! Mark Twain alay edermiş, güldürürmüş, kepaze edermiş, cemiyetteki sahte vakarları, petrol krallarını, pamuk prenseslerini, demir beylerini, çelik efendilerini sağlığında. Ölümünden sonra da bir Türk hikâyecisi ile şakalaşmasın mı? Eyvallah Mark Twain!

Sonra güldü Sait:

-Daha soracağın? dedi.

-Eyvallah, dedim.

Ayrıldık. O, bir sinemanın önünde kaldı.”

***

İstanbul'u İstanbul yapan sadece yapıları, surları ya da kubbeleri değildir. Bu şehrin gerçek hafızası, yüzyıllardır onun sokaklarında yürüyen insanların ayak izlerinde saklıdır. Aynı kaldırımlarda Bizans imparatorları da yürüdü, Osmanlı sultanları da... Aynı Boğaz'a Pierre Loti hayranlıkla baktı, Edmondo De Amicis satırlarında onu ölümsüzleştirdi. Gérard de Nerval, İstanbul'un sabahlarına hayran kaldı; Ernest Hemingway, genç bir gazeteci olarak bu şehrin karmaşasını ve ritmini yazılarına taşıdı. Agatha Christie, Pera Palas'ın odalarında romanlarının ilhamını aradı.

Çünkü İstanbul, ziyaret edilip geçilen bir şehir değildir; insanın içine yerleşen, hafızasında yaşamaya devam eden bir şehirdir.

Belki de İstanbul'un en büyük sırrı, herkese başka bir yüzünü göstermesidir...

Kimi aşık olur bu şehre, kimi yorulur, kimi kaçıp gitmek ister, kimi ise her fırsatta geri döner. Ama hiç kimse onu tamamen geride bırakamaz. Çünkü İstanbul, kendisini gören herkesin hikâyesine küçük de olsa bir cümle ekler.

İşte bu yüzden her gelişimde yeniden keşfederim onu.