“Rasyonel aklın” filozofu irrasyonel bir dünyada öldü!

Niyazi Kızılyürek

İnsanın nasıl bir dünya içine doğduğu ve nasıl bir dünyadan göçtüğü, yani bireylerin yaşam serüveni, bize hem toplumların, hem de insanlığın gidişatına dair önemli ipuçları verir.

Doğumda karşılaştığımız ve ölümde karşı karşıya kaldığımız Zamanın-Ruhu insanlığın seyrinin bir göstergesidir.

İnsanlar tarih-yapıcı varlıklardır. Diğer varlıklardan farklı olarak zamana ve mekana müdahale edebiliyorlar. Fakat, Karl Marks’ın da belirttiği gibi, insanlar keyiflerine göre tarih yapamazlar. İçine doğdukları koşullar ve geçmiş kuşaklardan devraldıkları mirasın sınırlandırıcı çerçevesi içinde hareket ederek dünyayı şekillendirmeye koyulurlar.

Dolayısıyla, nereden başlayıp nereye vardıkları, hem bireysel tarihleri, hem de içine doğdukları toplumun ve dünyanın seyri açısından önemli bir referans kaynağıdır.

Habermas’ın İçine Doğduğu Dünya

Geçtiğimiz günlerde yaşamını yitiren önemli filozof ve entelektüel Jürgen Habermas, Almanya’da Nazilerin iktidara gelmesinden dört yıl önce, 1929 yılında doğdu. O yıl doğanlar arasında Ralf Dahrendorf, Christa Wolf gibi ileride onun gibi ünlü olacak isimler de vardı.

45-Kuşağı veya 45’liler olarak adlandırılan bu kuşak Alman faşizminin dünyayı sarsan yıkımını ve yıkılışını gördü.

Habermas genç yaşında Hitler’in gençlik kollarında yer almışsa da, Nürnberg Davalarını radyodan dinleyerek suç rejimi Nasyonal Sosyalizmin çirkin yüzünü tanıdı.

Habermas için faşizmin yıkılışı bir son değil bir başlangıç oldu.

Yeni bir Almanya’nın, yeni bir siyasi kimliğin kurulması için Nazi barbarlığı ile esaslı biçimde yüzleşmek gerektiğine inanıyordu. Kendi sözleriyle, “arınıp kurtulmak için, yeni bir fikriyat ve ahlak yaratmak, büyük bir dönüşüm gerçekleştirmek” gerekiyordu.

Gerçekten de Habermas bütün ömrünü bu ideale adadı.

Üniversite eğitiminden sonra işe koyuldu ve büyük felakete ve medeniyet yıkımına yol açan Alman faşizminin kaynaklarını araştırmaya başladı.

İlk adımı, bir zamanlar hayranlık duyduğu Varlık ve Zamanın (Sein und Zeit) yazarı Martin Heidegger’i yapı-sökümüne uğratmak oldu. Habermas, Varlık ve Zaman kitabının yayınlanmasını Hegel’in Phonomology des Geistes (Tinin Görüngübilimi) adlı dev eserinden sonra “en önemli felsefi olay” olarak adlandırmakla beraber, Nazilerle işbirliği nedeniyle Heidegger’in duruşunu sorgulamaya açtı. 1953 yılında kaleme aldığı makalesinde Heidegger’i bir filozof olarak değil, siyasi edimleriyle ele almak istediğini belirtiyordu.

Makaleyi yazmasının nedeni , Heidegger’in Nazi Almanya’sında 1935 yılında verdiği dersleri 1950’li yılların başında yeniden yayınlamasıydı. Heidegger, hiçbir şey olmamış gibi, İkinci Dünya Savaşı ve korkunç Yahudi soykırımı yaşanmamış gibi davranarak, Naziler hakkında 1935 yılında söylediklerini aynen tekrar ediyordu. Nazilerin “Alman varlığını devrimci bir biçimde değiştirdiğinden” ve “Nasyonal Sosyalist hareketin iç gerçekliği ve büyüklüğünden” söz ediyordu.

Heidegger’in ölümünden sonra yayınlanan not defterleri (Kara Defterler) filozofun korkunç bir Yahudi düşmanı olduğunu bütün açıklığıyla gözler önüne serdi. Ona göre, “köksüz, kozmopolit Yahudiler Almanların saflığını bozuyordu.” Almanların “dünya-tarihsel bir misyonu vardı. Batı dünyası ve insanlığı kurtarmak! Bunu sadece Almanlar yapabilirdi!

Açıkçası, Heidegger patolojik bir milliyetçilikle Almanların “üstün ırk” olduğuna inanıyordu ve etnik-kültürel Alman milliyetçiliğine saplantılı biçimde bağlanmış bulunuyordu.

Habermas, Heidegger’in bu saplantıda yalnız olmadığını biliyordu.

Habermas’ın Mücadele Ettiği Dünya

Habermas’ın Heidegger’e karşı yönelttiği sert eleştiri aslında Nazileri destekleyen herkese karşı bir eleştiriydi. Heidegger’in bu eleştiri karşısında sessiz kalması, Almanya’da geçmişe dair hüküm süren genel sessizliğin bir göstergesiydi.

Gerçekten de 1960’ların sonuna kadar geçmişle yüzleşmekten kaçınan Almanya’da karanlık geçmişi Horkheimer ve Adorno gibi Frankfurt Ekolü üyeleri dillendiriyordu. Habermas da onlara katılacak ve Frankfurt Ekolünün önemli simalarından biri olacaktı.

1960’lı yılların sonunda öğrenci hareketleri “baba, savaşta neredeydin/ne yaptın” sloganıyla geçmişle yüzleşmeye çağrı yapıyor ve Almanya giderek utancına bakmaya mecbur ediliyordu.   

Bu süreçte Habermas’ın çok önemli katkıları oldu. Ona göre, Almanlar korkunç geçmişleriyle hiçbir bahaneye baş vurmadan yüzleşmeliydiler. Aksi halde, Almanya demokratik bir toplum olamayacak ve demokratik Avrupa devletleri arasında yer alamayacaktı.

Habermas, Holokaust ile yüzleşmeyi ve utanç duymayı, Almanya’nın demokratikleşmesi açısından kaçınılmaz görüyordu. Nitekim, ilerleyen yıllarda bu konuya sürekli olarak yeniden dönecekti.

Almanya’nın hafıza politikasına büyük ölçüde yön veren Habermas’ın bu konudaki en önemli katkısı “Tarihçiler-Kavgası” esnasında oldu. 1986-1987 arasında başlayan tarihçiler arası kavgayı Ernst Nolte’nin revizyonist görüşleri tetiklemişti. Nolte, Nazilerin Yahudi soykırımına başvurmalarının Sovyet tehdidinden kaynaklandığını ve Stalin’in uygulamalarından esinlendiğini ileri sürüyor ve Nazilerin ve bütün Avrupa’nın “Bolşevik tehdidiyle” karşı karşıya olduklarını iddia ediyordu.

Habermas, bu asılsız iddiayı tarihi çarpıtma (revizyonizm), “ahlaksız bir geçmişi” aklama ve Alman milli bilincini güçlendirme çabası olarak görüyordu ve hiçbir şeyin Nazileri haklı çıkaramayacağını söylüyor, hiçbir soykırımın Nazilerin Yahudilere uyguladığı soykırımla karşılaştırılamayacağını vurguluyordu.

Almanların milli bilince değil, milliyetçilikten arınmaya ihtiyacı olduğunu ileri süren Habermas, ırkçılığa ve savaşa sürükleyen etnik ve kültürel milliyetçiliğin aşılması gerektiğini ve bunun yerine Anayasal Yurtseverliğin yerleşmesini savunuyordu.

Anayasal Yurtseverlik, yurttaşların kültürel kimlikleri ile siyasi kimlikleri arasında ayırım yapılmasını ve yurttaşlığın etnik ve kültürel kökenden bağımsız olarak tanımlanmasını öngören bir teze dayanıyordu.

Habermas sadece bilimsel eserleriyle değil, bir kamusal aydın olarak da Almanya’da demokrasinin inşasına önemli katkılarda bulundu. Sadece Almanya’nın değil, dünyanın demokrasi, hukuk ve insan hakları temelinde ilerlemesi için önemli eserler üretiyor, sert ve derin tartışmalar yapmaktan kaçınmıyordu.

Müzakereci-Demokrasi, Kamusal Alanın Yapısı, İletişimsel Eylem, İdeal Konuşma Ortamı ve Supra-Nasyonal Demokrasi gibi önemli tezleriyle özellikle Avrupa Birliği ülkelerinde ve ABD’de büyük bir etki yaratmayı başaran filozof, aynı zamanda kamusal aydın olarak sözünü esirgemiyor, en zor ve çetrefil konularda görüşlerini cesaretle söylüyor, tavır alıyordu. 

Dünyanın her yerinde yakından izleniyordu. Eserleri 40’tan fazla dile çevrildi.

 Habermas’ın angaje olduğu konulardan biri de, Avrupa Birliği’nin bir anayasaya kavuşarak siyasi birliğini pekiştirmesiydi. Ortak-Piyasayla yetinen bir AB’nin dayanışmadan uzaklaşacağını ve “Milli Partikülrizmden”, yani tikel milli çıkar anlayışından kurtulamayacağını söylüyordu. Yunanistan’ın borç krizi esnasında AB’nin, özellikle de Alman hükümetinin takındığı tavrı yerden yere vuruyor ve “Avrupalı bir Alman’ın Avrupalı bir Yunanlı ile dayanışmaya girmemesinin AB’nin varlığını tehlikeye düşüreceğini” söylüyordu. 

Tavizsiz bir insan hakları savunucusuydu. Evrensel insan haklarının güvence altına alınmasına inanıyor ve Kant’ın izinden giderek, dünyanın kalıcı barışa ulaşması için evrensel hakların yasallaşarak kurumlaştırılmasını savunuyordu.

Aydınlanma ve Rasyonel Akıl     

Jürgen Hbermas Aydınlanmanın çocuğuydu ama Aydınlanmanın zaaflarının farkındaydı. Örneğin, “enstrümantal aklın” yol açabileceği baskı ve tahakkümlerin bilincindeydi. Fakat, bu zaaflar yüzünden ne Horkheimer ve Adorno gibi Aydınlanmanın faşizme sürüklediğini ileri sürüp sırtını Aydınlanmaya dönecek, ne de Michel Foucault ve Lyotard gibi postmodernist filozofların peşinden gidecekti.

Habermas, Aydınlanmayı tamamlanmamış bir proje olarak görüyor ve rasyonel aklın ve iletişimin kudretine inanmaya devam ediyordu.

Gazze ve Habermas

Hamas’ın 7 Ekim 2023 tarihinde İsrail’e karşı düzenlediği ve pek çok sivili katlettiği saldırıdan sonra İsrail’in Gazze’ye karşı başlattığı insanlık dışı savaşı “İsrail’in misilleme hakkı” olarak değerlendiren bir bildiriye Jürgen Habermas’ın da imza atması, büyük tartışmalara yol açtı.

Gerçekten de, böyle bir davranış, uluslararası hukukun ve evrensel insan haklarının inançlı savunucusundan beklenmiyordu.

Fakat, şu da bir gerçektir ki Habermas, Yahudi yaşamını korumayı ve İsrail’in devlet olarak varlığını Almanya’nın demokrasi ethosu ile bir arada ele almış biriydi. Antisemitizmin hortlamasını büyük bir tehlike olarak görüyordu. Her şeye rağmen böyle bir bildiriye imza atmaması daha tutarlı olurdu. Demek oluyor ki, o da entelektüellerin şu veya bu nedenle zaman zaman içine düştükleri “hilelere” düşebiliyordu.

Fakat, şunu da belirtelim ki, Habermas’ın imzaladığı bildiride İsrail’e açık çek verilmiyordu. Uluslararası insanlık hukukuna bağlı kalması isteniyordu. “Orantılılık ve mütekabiliyet ilkeleri, sivil kayıplardan kaçınma, gelecekte barışa dönüşmesinden” söz ediliyordu.

Tabii, İsrail bunların hiçbirini dikkate almadı. Habermas, İsrail’in “misillemeyi” nasıl korkunç bir soykırıma dönüştürdüğünü, hiçbir hukuk kuralına bağlı kalmadığını ve sadece kılıcın kudretine inandığını gösterdiği üç yılda sonra aynı bildiriye imza atar mıydı emin değilim.   

Habermas’ın Göç Ettiği Dünya

Filozofun nasıl bir dünyada öldüğüne baktığımız zaman, onun dünya-görüşünün tam tersi bir gidişatın söz konusu olduğunu görürüz.

Habermas uzun ömrünü tamamlarken Almanya, Avrupa Birliği ve dünyada olup bitenler onun ideallerine ters bir gidişata işaret ediyor.

Almanya’da milliyetçiliği geride bırakmak bir yana, milliyetçilik geri geldi. Almanya İçin Alternatif partisinde örgütlenen aşırı sağ ülkenin en büyük siyasi gücü oldu.

Avrupa Birliği siyasi birliğini pekiştirmekten çok uzaktır. Ortak bir dış politika ve savunma politikası geliştiremediği için uluslararası ilişkilerde önemli bir aktör olamadığı gibi, içeride de aşırı sağın yükselişinin yarattığı AB-karşıtı söylemlerin baskısı altındadır.

Dünyaya gelince. Ne iletişimsel eylemle rıza üretiliyor, ne de baskı ve şiddetten arınmış İdeal Konuşma Ortamı vardır. Evrensel insan hakları sadece uygulanmaya konulmuyor değil, bir ortak konsept olarak da kabul görmüyor.

Kuvvet, hukuku yerinden ediyor. “Dünya için iyi olan benim için de iyidir” şiarının yerini, “benim için iyi olan dünya için de iyidir” anlayışı aldı.

Bütün bunlardan ötürü filozofun derin bir düş kırıklığı içinde yaşama veda ettiğinin tahmin etmek zor değildir. Göç ettiği Almanya ve dünya onun açısından tanınmayacak haldeydi ve o bu dünyada bir “yabancı” idi.

Fakat, geride bıraktığı bilimsel ve entelektüel miras, bize başka bir dünyanın mümkün olduğunu göstermiştir.

Habermas’ın uzağına düşen günümüz dünyası, başka bir konjonktürde Habermas’ı mutlaka geri çağıracak, yardımına baş vuracaktır. Çünkü, büyük düşünürler hiçbir zaman tam olarak dünyanın dışına itilmezler. İnsanlığın derin krizlerinde mutlaka yeniden boy gösterirler.

Eminim, Habermas da dünyaya yeni yeniden davet edilecektir...