“Rahmetlik Hüseyin Kızılörs, pek çok insanın hayatını kurtarmıştı…”

Sevgül Uludağ

Bir okurumuz şu bilgileri paylaşmak istediğini söyledi:

“Geçtiğimiz günlerde bu sayfalarda babasının ve amcasının hayatını kurtaran Kıbrıslıtürk’ü arayan bir Kıbrıslırum hanımın çağrısı yayınlanmıştı ve ben de bunu okuyunca, sizi aramak istedim.

Sizin aradığınız şahıs, rahmetlik Hüseyin Kızılörs’tür fakat kendisi ne yazık ki vefat etti… Kendisini tanıyordum, 1974’te de yanındaydım, bildiğim kadarıyla pek çok insanın hayatını kurtarmıştı… Hatta hayatını kurtardığı Kıbrıslırumlar’dan birisi, Rum tarafında televizyona çıkarak geçtiğimiz yıllarda rahmetlik Hüseyin Bey’in hayatını nasıl kurtarmış olduğunu da anlatmıştı… Kendisini, yanındakilerle birlikte alıp kurtarmak için, bu Kıbrıslırum’un esir tutulduğu yerdeki komutana “Bırak da bunları ben öldüreceğim” demişmiş ve onları alarak landrovere koymuş ve sürmüş – bir noktada onların Rum tarafına geçecebilecekleri bir yerde durarak onları serbest bırakmış. O ana kadar şapkası gözlerinin üstüne kadar çekili imiş, orada şapkasını çıkarınca onun Hüseyin Bey olduğunu anlamış bu Kıbrıslırum… Çocukken birlikte oynadıkları bir Kıbrıslırum idi bu ve onu bulup teşekkür etmek istediğini söylemişti televizyon programında.

Ancak bildiğim kadarıyla o yalnızca bu insanların değil, başka insanların da hayatlarını kurtardıydı…”

Hüseyin Kızılörs 15 sene kadar önce vefat etmiş, bunu da üzülerek öğrendik araştırdığımız zaman…

Bu okurumuzun söylediklerini ayrıntılı biçimde araştırdık ve Hüseyin Kızılörs’ün gerçekten de 1973 yılında Mağusa limanından gemiyle Türkiye’ye tahsile gittiğini öğrendik – Bayan Pareskava Kosma’nın sözünü ettiği, babasının bir gence Mağusa limanında eşyalarını taşımak için yardım ettiği olay da böylece doğrulanmış oluyordu.  Rahmetlik Hüseyin Bey, o tarihlerde Türkiye’ye askeri okula gitmişti…

Bundan önce de bir başka Kıbrıslırum, kendilerini Miamilya-Kaymaklı yöresinde kurtaran bir Kıbrıslıtürk subayı aramakta olduğunu belirtmiş ve onun röportajını da bu sayfalarda yayınlamıştık.

Sözkonusu Kıbrıslırum, Hristodulos Gattos idi… Hristodulos Gattos, Kaymaklılı bir aileden geliyordu. Babasının bir mandrası yani Kaymaklı’nın hemen dışında bir çiftliği vardı. 1974’te bütün aile mandrada toplanmıştı – bütün aile derken, yeğenler, teyzeler, amcalar da… Sadece çekirdek aile değil… Böylece savaş esnasında bu mandrada toplanmışlardı. Ayrıca savaştan kaçarak güneye geçmeye çalışan bazı başka Kıbrıslırumlar da, mandrada insanlar olduğunu görünce buraya sığınmışlardı… Böylece sivillerin sayısı 80 kadar olmuştu… Savaş ilerledikçe ve Mia Milya hattı kırılınca, 40 kadar Kıbrıslırum asker, Kıbrıslıtürk ve Türkiye askerleri tarafından yakalanarak mandraya getirilmiş ve buradan alınarak bunlar infaz edilmeye başlanmıştı. Bir Kıbrıslıtürk subay, burada bir fark yaratacaktı – eğer Hristodulos Gattos’a anlattıkları doğruysa, kendilerine mandradaki herkesi öldürme emir verilmiş fakat bu subay, bir şekilde bu kararı geçersiz kılmak üzere manevra yapmayı başarmış ve kararı değiştirmek için bu emri verenleri herhalde ikna etmeyi başarmıştı ve böylece mandrada toplaşmış 80 kadar sivil Kıbrıslırum’un hayatını kurtarmış, onların sağ salim güneye geçmelerini sağlamıştı…

Sözkonusu Kıbrıslıtürk subay, Hristodulos Gattos’a Sakarya’da oturduğunu anlatmış ve savaşın ilk günlerinde kardeşinin Kıbrıslırumlar tarafından vurularak öldürüldüğünü söylemişti. Kendisinin Türkiye’de tıp okuduğunu söylemişti ayrıca.

Biz de bu bilgi üzerine Sakarya veya Mağusa bölgesinde öldürülen şahısları araştırmış ve kardeşi tıp okumuş olanları aramaya koyulmuştuk. Okurlarımızın yardımlarıyla bazı Kıbrıslıtürk hekimlere ulaşmıştık – bunların bir kısmı da Türkiye’de yaşamaktaydı ve onları bulmakta zorlanmıştık ancak okurlarımızın yardımlarıyla onları bulabilmiştik. Fakat hiçbiri de Miamilya-Kaymaklı bölgesinde bulunmamıştı…

Gerçek ancak şimdi ortaya çıkacaktı: Rahmetlik Hüseyin Kızılörs’ün kızkardeşi Arzu Cankoy’la konuştuğumuzda, ona “Bildiğimiz kadarıyla sizin bir akrabanız savaşta öldürülmüştü” dediğimizde, Arzu Cankoy arkadaşımız bize gerçekten de bir akrabalarının öldürülmüş olduğunu anlattı.

Hüseyin Kızılörs’ün halasının oğlu, henüz 18 yaşındaki Sadık Hüseyin, beraberindeki birkaç arkadaşıyla birlikte Namık Kemal Listesi’nin oralarda savaşın ilk günlerinde Kıbrıslırumlar’ın açtığı ateş sonucunda vurularak öldürülmüştü… Yani mandrada Gattos’a bunu anlatmaya çalışmıştı Hüseyin Kızılörs…

Hüseyin Kızılörs, Yeşilköylü’ydü (Ayios Andronikos) ve Sakarya’da yaşıyordu. Bir yakınını savaşta kaybetmişti… Böylece Gattos ve onunla birlikte toplam 80 kişiyi kurtaran Kıbrıslıtürk subayın o olduğu anlaşılıyordu… Hüseyin Kızılörs, 1973’te Türkiye’ye askeri okula okumaya gitmişti – 1974’te harekatta çıkarma gemisiyle Kıbrıs’a gelmiş ve önce Lefkoşa’da, daha sonra da Mağusa’da görev yapmıştı…

Artık her şey yerli yerine oturuyordu – bize aradığımız şahsın Hüseyin Kızılörs olduğunu söyleyen okurumuza çok büyük bir teşekkür borcumuz var çünkü onun sayesinde, onlarca kişinin hayatını kurtarmış olan Hüseyin Kızılörs’ü burada rahmetle anıyoruz ve en büyük barış ödülünün ona verilmesi gerektiğini düşünüyoruz… Işıklarda uyusun, bu insaniyetini altın harflerle anlatılmamış tarihimize kazıyacağız… Kızkardeşi Arzu Cankoy’un çok değerli yardımlarıyla birlikte ailesini de ziyaret edeceğiz ve onun hayatını da saygıyla kaleme alacağız… Yine bu sayfalarda yayımlayacağız…

Bize yardım eden okurlarımıza sonsuz teşekkürler diyoruz…

Bu konuda daha ayrıntılı bilgi sahibi okurlarımı da 0542 853 8436 numaralı telefondan beni aramaya davet ediyorum.


Resim: Nilgün Güney 


“En iyi savaş, hiç başlamamış olandır…”

Selay DALAKLI

Çinli filozof ve savaşçı Sun Tzu milattan önce 6. yüzyılda kaleme aldığı "Savaş Sanatı" kitabında şöyle yazar: "En iyi savaş savaşılmadan kazanılandır."

Ben ise bu yazı boyunca çok fazla şey söyleyip yazacağım belki, ama söylemeye çalıştığım şey hep aynı olacak: En iyi savaş hiç başlamamış olandır.

İkinci Dünya Savaşı başladığında takvimler 1 Eylül 1939'u gösteriyordu. Nazi Almanya'sı Polonya'yı işgal etmiş, bu hareketi artık bardağı taşıran son damla olarak gören Fransa ve İngiltere Almanya'ya savaş açmıştı.

Bundan altı yıl bir gün sonra, 2 Eylül 1945'te ABD, Japonya kara sularında demirlemiş bir savaş gemisinde Japonya'nın teslim oluşunu kabul edecek, dünyanın hemen her kıtasında etkisini hissettiren savaş 40 milyonu sivil olmak üzere ardında 60 milyon ölü bırakacaktı. Bu, o dönemdeki dünya nüfusunun neredeyse yüzde üçü demekti.

İkinci Dünya Savaşı dendiğinde hepimizin gözünde az çok benzer görüntüler canlanır: Nazi Almanya'sının antisemit lideri Adolf Hitler'in nefret saçan konuşmaları, ABD'nin Japonya'nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine attığı atom bombalarının geride bıraktığı mantar bulutları, Sovyet askerlerinin şimdiki Almanya Parlamento binasına diktiği SSCB bayrağı, Nazi Almanya'sından kurtarılan toplama kampları...

Benim ise nedense aklıma ilk bir fotoğraf gelir: Nazi Almanya'sının başkent Paris'i işgal edişini gözyaşları içinde izleyen Fransalı bir vatandaş. Savaş çok şey demektir belki, ama benim için her şeyden önce bu demektir: İnsanlığın kaybı ve çaresizlik.

Diğer yandan, biz tarihin bu yanını çok fazla görüp duymayız aslında. Tarih -ya da en azından resmi tarih- her şeyden ve herkesten önce kazananları, mümkünse de beyaz, heteroseksüel ve erkek olanları yazar çünkü.

Fakat geçmiş sadece resmi tarih yazımından ibaret değildir elbette. Aksine, her biri toplumsal hafızaya bir katman daha ekleyen, bu haliyle resmi tarih yazımına bir alternatif oluşturan ve yeri geldiğinde onu yalanlayıp hesap vermeye zorlayan kişisel yaşanmışlıklar da vardır. Ve iyi ki de vardır...

Zaten barış gazeteciliği dediğimiz kavramın kendisi de bir bakıma buradan hareket eder: Eğer her şey yapılmış ve savaş yine de engellenememişse gazeteciye düşen, erk sahiplerinin sözcülüğünü üstlenmekten çok, insan hikayelerine ve bireysel yaşanmışlıklara odaklanmak, savaşın insan yüzünü, yani aslında gerçek yüzünü göstermektir.

Bu anlayıştan hareketle bitişinin 75. yılında İkinci Dünya Savaşı'ndan geriye kalan milyonlarca insan hikayesinden bazılarını paylaşıyoruz...

 

Hiroşima pilotluğundan nükleer karşıtlığına

The New York Times gazetesi ABD'nin 6 Ağustos 1945'te Japonya'nın Hiroşima kentine attığı atom bombasını kısaca şu sözlerle anlatır:

"Atom bombası insan dehasının o zamana kadar ürettiği en gaddar ölümcül silahtı. Birkaç adamın ve uçağın gücünü akla hayale gelmeyecek boyutlara çıkarabilen bu teknoloji sadece Hiroşima'da hemen o anda 70 bine yakın insanın ölümüne sebep oldu. Bu, tanrılara veya canavarlara yaraşır korkunçlukta bir eylemdi."

Fakat o gün Hiroşima'ya atom bombası atmakla görevlendirilenler ne tanrıydı ne de canavar. Hepsi birer insandı, tıpkı pilot Claude Eatherly gibi...

Eatherly Hiroşima'ya atom bombası atılmadan önce uçağıyla önden uçmuş, hava koşullarının uygun olduğunu görünce hemen arkasından gelen uçağa bombayı bırakabileceğini işaret etmişti. Fakat yaptığı bu küçük işaret hayatı boyunca aklından hiç çıkmayacak, yıllarca kendisini cezalandırmasına sebep olacaktı.

Savaş bitip herkes evine döndüğünde yaşadıklarının ve yaşattıklarının şokunu atlatan çoğu asker atom bombasının atılmasındaki rolleriyle yüzleşmemek için çeşitli savunma mekanizmaları geliştirse de durum Eatherly için çok daha farklıydı. O işlediği küçük suçlar, girip çıktığı akıl hastaneleri ve hapishanelerle kendisini adeta bir "kendi kendini sabotaj" döngüsüne sokmuştu.

1957 yılında Newsweek dergisinin de aktardığı gibi, bu suçlar o kadar beceriksizce işleniyor ve Eatherly o kadar kolay yakalanıyordu ki hem psikiyatristi hem de avukatı Eatherly'nin bir çeşit suçluluk kompleksi ile hareket ettiği, işlediği suçların ardından bilerek yakalandığı ve asıl istediğinin cezalandırılmak olduğu sonucuna varmıştı.

Tüm bunlar olurken Newsweek'te yayınlanan makale özellikle bir kişinin dikkatini çekti: Almanyalı Yahudi filozof ve nükleer karşıtı aktivist Günther Anders. Eatherly ile ilgili yazıyı okuyan Anders karşısında herkes gibi düşünmeyen, Hiroşima'da yaptıklarıyla milyonlarca Amerikalının hayatını kurtardığı savunmasının arkasına saklanıp vicdanın sesini susturmaya çalışmayan bir insan görüyordu. Bu da ona umut verdi.

Anders bundan iki yıl sonra Eatherly ile iletişime geçti. Anders Eatherly'nin hikayesini nükleer karşıtı kamuoyu yaratmak için kullanabileceğini, ondan "geleceğin sembolü"nü yaratabileceğini düşünüyor, Eatherly ise Anders sayesinde vermek istediği "uzlaşı ve barış" mesajını daha geniş kitlelere duyurabileceğine inanıyordu.

Evet, Eatherly atom bombalarının atılmasındaki rolünden pişmandı, ama bu pişmanlığı sadece kendi içinde ya da çevresindeki birkaç kişiyle yaşamak istemiyordu. Belki de bu yüzden 1961 yılında Ronnie Dugger'a verdiği röportajda atom bombasının ABD'nin savaşı kazanması için elzem olduğuna inanmadığını söyleyecek ve bu yaygın kanıya neden ikna olmadığını şu sözlerle anlatacaktı:

"Japonlar daha ağustos ayının başlarında o kadar az direniş gösteriyordu ki böyle bir nükleer felaket yaşanmasa da savaş zaten bitecekti."

Dahası, Eatherly düşündüğünde yıllar önce o işareti veren kendisi olmasa, bir başkasının o işareti verip atom bombasına giden yolu açacağının farkındaydı. Fakat bu düşünce bile yıllar önce yaptığı şeyin ağırlığının altında ezilmesine engel olamıyordu.

Eatherly bunu takip eden dönemde -Anders'ın da cesaretlendirmesi ile- Hiroşima halkına bir mesaj gönderip onlardan özür diledi. Anders 1961 yılında onunla yaptığı görüşmeleri kitaplaştırdı, kitabın önsözünü ise Britanyalı filozof, matematikçi ve nükleer karşıtı aktivist Bertrand Russell yazdı. Eatherly 1962 yılında "dünya barışına olan olağanüstü katkılarından" ötürü "Hiroşima Ödülleri"ne layık görülen dört kişiden biri oldu.

Zamanın Hiroşima pilotu artık önemli bir nükleer karşıtı semboldü.

 

Holokost'tan geriye kalan: Kedi korkusu

İkinci Dünya Savaşı hakkında yazılan hiçbir yazı savaş sırasında işlenen en büyük insanlık suçundan, uluslararası kamuoyunda Holokost olarak bilinen Yahudi soykırımından bahsetmeden bitmiş sayılmayacaktır şüphesiz.

Çeşitli kaynaklara göre Nazi Almanya'sı 1941-1945 yılları arasında çoğunluğu toplama ve imha kamplarında olmak üzere 5,6 ile 6,3 milyon kişiyi katletmiştir. Çok büyük bir çoğunluğu Avrupalı Yahudi olan bu kişilerin arasında Nazi rejimine muhalif olanlar, komünistler, Romanlar, eşcinseller, engelliler, hatta evsizler de vardır.

Nazi Almanya'sı bugün Ukrayna, o zamanlar Polonya topraklarında bulunan ve bundan iki sene önce Sovyet Rusya hakimiyeti altına giren Lviv kentine saldırı düzenlemeye hazırlanırken takvimler henüz 1941'i gösteriyordu. Sonrasında ailesiyle birlikte Nazilerden kaçıp saklanmak zorunda kalacak olan Polonyalı Yahudi Celia Kener ise o dönemde henüz altı yaşındaydı.

Kener en sonunda Nazilerce yakalanıp Lviv gettosuna koyulacak, ardından da tüm ailesinden ayrılmak zorunda kalacaktı. Savaş bittikten sonra o da bir şekilde hayatına devam etse de o dönemde yaşadıkları kolay kolay aklından çıkmadı, özellikle de kedi korkusu...

İkinci Dünya Savaşı'nda geriye kalan insan hikâyelerine dair bu yazıyı Kener'in The New York Times'ta yayınlanan anılarından kısa bir alıntıyla bitirelim:

"Arkadaşlarımız ve ailemiz saklanmamız gerektiğini söylüyordu. Teyzem ve dayım insanlar kitleler halinde toplanıp götürülürken bazılarının bir çan kulesinde saklandığını duymuştu. Biz oraya akşam gittik. Önce annem çıkıp beni yukarı çekti çünkü tırmanamıyordum. Tırnağı yanağımı çizince yanağım kanamaya başladı.

"Çan kulesi geniş değildi, biz oraya gittiğimizde teyzem ve iki kuzenim de dahil yaklaşık 20 kadar insan orada saklanıyordu. Hava çok soğuktu, konuşmamıza ya da ağlamamıza izin verilmiyordu. Herkes birbirine susmasını söylerken dışarıdan gelen kilise çanları ve silah sesleri arasında uykuya daldık.

"Şafak sökerken oldukça yüksek, susmak bilmeyen bir çığlık sesiyle uyandım. Çığlık, elinde battaniyelere sarılmış bir bebek tutan bir kadından geliyordu. Ona doğru bakmamla bir kedinin battaniyeden hızla uzaklaştığını görmem bir oldu.

"Annem beni kollarının arasına alıp sakinleştirmeye çalıştı çünkü o kedinin bebeği öldürdüğünü fark etmiştim. Annem bana kedinin masum olduğunu, biraz ısınabilmek için oraya kıvrılıp yattığını ve hepimiz uyurken bebeğin boğulmasına sebep olduğunu anlatmaya çalıştı.

"Bundan çok kısa bir süre sonra gettoya gitmeye zorlandık. Dehşet tam da orada başladı. Saçları kazınmış, alınlarına Davut yıldızı işlenmiş insanlar gördüm, başlarından kan süzülüyordu. Fakat çan kulesinde olan olay korkmak zorunda olduğumu fark ettiğim an olarak hep benimle kaldı.

"Yıllar sonra ABD'de kendi ailemle yaşıyordum. Bir pazar günü sahile gittik ve evin kapısını biraz aralık bıraktık. Çocukları yatırdıktan sonra duş almak için banyoya girdim. Duşun kapısını açmamla ufacık masum bir kedinin yerde oturduğunu görmem bir oldu.

"Üzerime başıma bir şey bile giymeden, pencereye koşmaya, deli gibi kocama, verandada muhabbet eden komşulara seslenmeye başladım. Çığlıklarım kızımı da uyandırdı, o da annesinin çığlık çığlığa bağırdığını duyunca kolay kolay sakinleşmedi.

"Bu olaydan sonra o kedinin geri gelip çocuklarımdan birini uyurken boğduğu rüyalar görüp durdum. Bu korkum benden kızıma da geçti hatta. Bugün o da bir büyükanne ve ne zaman yoldan geçen bir kedi görse korkudan çılgına döner. Rüyalarımda -ve hatta gerçekte- ne zaman bir kedi görsem, benim için boğulmayla ilişkilidir."

* Kaynak: The New York Times - Beyond the World War II We Know (Bildiğimiz İkinci Dünya Savaşından Öte) Projesi

(BİANET.ORG – Selay DALAKLI – 19.9.2020)

DEVAM EDECEK