Prometheus’un ve Antigone’nin mirası

Yaşar Ersoy

"Kıyamet de kopsa son söz özgür düşüncenindir."

Tiyatro, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin en eski ve en cesur yüzleşme ve sorgulama biçimlerinden biridir. İnsan, sahnede yalnızca kendisini anlatmaz, aynı zamanda kendisini kuşatan iktidarı, yasaları, inançları, ahlakı ve toplumsal düzeni de sorgular. Bu yüzden tiyatro tarihi, bir bakıma insanın itaat ile özgürlük, boyun eğme ile başkaldırma, biat ile direnme, sessizlik ile sözünü söyleme arasındaki bitmeyen mücadelenin tarihidir. Çünkü tiyatro insandan insan yapılan bir sanattır. O nedenle tiyatronun tarihi, ezenle ezilenlerin insanlık tarihidir... Karl Marx’ın ifadesiyle; “Şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf mücadeleleri tarihidir.”

Tiyatronun tarihinde, sahne, çoğu zaman olup biteni sorgulamadan olduğu gibi yansıtan, ya da manipüle ederek görünmez kılan ve egemen düzenin suretini seyirciye sunduğu bir alan olur. Ama tiyatronun tarihi, yalnızca sahneden egemen düzenin suretinin yansıması olarak kalmaz. Aynı zamanda tiyatronun tarihi egemen düzene yöneltilen itirazın da tarihidir. Sahne bir yandan dünyayı olduğu gibi gösterirken, diğer yandan dünyanın böyle olmak zorunda olmadığını haykırır. Kimi zaman iktidarın sözünü çoğaltır, kimi zaman o sözün karşısına dikilir, başkaldırır... Sahnede kimi zaman itaatin provasını yapar, kimi zaman isyanın... Kimi zaman karamsarlığın karanlığına umutsuzluğuna boğar sahneyi, kimi zaman umudun ışığıyla aydınlatır. 

Bu yüzden tiyatro, tarih boyunca bir yanda iktidarın sahnesi olur, öte yanda iktidara karşı başkaldırının sahnesi.

O nedenle büyük usta Bertolt Brecht, bize, seçimimizi yaparak tarihin neresinde durduğumuza karar vermemizi söyler:

“Bu büyük seçim çağında sanat da seçimini yapmalıdır. Sanat ya körü körüne bir inanışla kaderini bir azınlığa bağlar ve onun aracı olur ya da çoğunluğun tarafına geçerek kaderini ona bağlar. Ya insanları düşlere sürükler ve onları uyutur, bilgisizliği artırır; ya da gerçeklere yönelip bilgiyi çoğaltır. Ya yıkıcı yanı ağır basan güçlere ya da yapıcı ileri güçlere seslenir.”

Tiyatronun başkaldırı tarihi

Bu tarihsel yolculuğa, Antik Yunan tiyatrosunun iki büyük başkaldırı oyunu olan “Prometheus” ve “Antigone” ile başlayabiliriz. Prometheus, tanrıların mutlak iktidarına karşı başkaldırarak, insanı, bilgiyi ve özgürlüğü savunur.  Antigone ise başkaldırarak, devletin buyruğuna karşı gelir ve otoritenin dayattığı yasanın karşısına, vicdanı ve ahlaki sorumluluğu koyar. Biri insanlığın geleceği uğruna tanrısal düzene meydan okur, diğeri adalet duygusundan vazgeçmemek için kralın iradesine ve kanunlarına karşı çıkar. Her ikisi de iktidarın sorgulanamazlığını reddederek başkaldırır ve direnme hakkını savunur. Prometheus ile Antigone’yi ortak bir noktada buluşturan, yalnızca otoriteye başkaldırmaları olmaz... Onları ortak bir noktada buluşturan, başkaldırılarının bedelini ödemeyi göze almalarıdır. Çünkü onlar için boyun eğmek, hayatta kalmanın ötesinde, insanca yaşamanın değerlerine ihanet etmesi anlamına gelir.

Tıpkı 20. yüzyılda büyük usta Nazım Hikmet’in dediği gibi:

“Esas olan sadece yaşamak değil, insana yakışır şekilde yaşamaktır, teslim olmadan boyun eğmeden, sürünmeden, el etek öpmeden yaşamaktır.”

Bu yönüyle Prometheus ve Antigone, yalnızca kendi çağlarının değil, günümüze kadar uzanan özgürlük, adalet ve vicdan mücadelesinin de simgeleridir.

Prometheus: Özgürlüğün başkaldırısı

Aiskhylos’un “Zincire Vurulmuş Prometheus” tragedyasında Prometheus, tanrıların tanrısı Zeus’un buyruğuna karşı gelir. İnsanlara ateşi verir ve onların aydınlanmasına, üretmesine, düşünmesine ve aynı zamanda kendi kaderlerini değiştirme olanağını da sunar. Ateş, bu anlamda bir araçtan çok daha fazla anlam taşıyan simgedir... Ateş, bilginin, sanatın, üretimin, uygarlığın ve özgürleşmenin simgesidir, Aiskhylos’un “Zincire Vurulmuş Prometheus” oyununda.

Prometheus’un suçu, iktidarın kendisine ayırdığı bir gücü insanlarla paylaşmasıdır. Prometheus ise bu ayrıcalığı sorgular. İnsanın karanlıkta kalmasını isteyen bir düzene karşı aydınlanmanın tarafını tutar.

Bu nedenle Prometheus’un başkaldırısı, yalnızca bir tanrıya karşı işlenmiş suç olarak okunamaz. Prometheus, iktidarın mutlak gücüne karşı insanın gelişme ve özgürleşme hakkını savunur.

Prometheus, baş tanrı Zeus tarafından zincire vurulur, işkence görür, fakat teslim olmaz. Prometheus’a en ağır işkenceler uygulanır, ancak onu savunduğu düşüncesinden ve eyleminden durduramazlar.

Tiyatronun tarihinde başkaldırının ilk büyük örneği Prometheus’tur. Başkaldıran cezalandırılabilir, ama onun açtığı düşünce ve eylem durdurulamaz, devam eder.

Prometheus, sonraki çağlarda özgürlük ve aydınlanma uğruna bedel ödeyenlerin, otoriteye meydan okuyanların ve insanın kendi kaderini belirleme hakkını savunanların simgesine dönüşür. Aydınlanma düşüncesinden devrimlere kadar uzanan çizgide Prometheus, insanın otoriteye başkaldırmasının ve özgürlüğün adı olarak tiyatro tarihine yazılır.

Antigone: Devletin yasasına karşı vicdanın başkaldırısı

Aiskhylos’un yazdığı “Prometheus” tanrısal iktidara karşı insanın gelişme ve özgürleşme hakkını savunurken, Sophokles’in yazdığı “Antigone” tragedyasında karşımıza çıkan başkaldırı daha somut bir siyasal ve ahlaki çatışmayı anlatmaktadır.

Antigone’nin kardeşi Polyneikes, Thebai’ye karşı savaşmış ve hain ilan edilmiştir. Kral Kreon, onun gömülmesini yasaklar. Bu yasak yalnızca bir cenaze törenini engellemenin ötesinde bir yasaktır. Bu yasak, devletin, ölülerin bile hangi haklara sahip olacağına karar verme yetkisini ortaya koyar.

Bunun üzerine Antigone: “BEN DÜNYAYA KİN DEĞİL SEVGİ PAYLAŞMAYA GELDİM” diyerek kralın buyruğunu reddeder ve kardeşini gömer.

Antigone’nin Kral’a karşı çıkışı, kişisel bir sevginin ifadesi olduğu kadar, yazılı devlet yasasının üzerinde bir vicdani ve ahlaki sorumluluk bulunduğunu da anlatmaktadır. Antigone, iktidarın her emrinin adil olmayabileceğini ve yasal olanın her zaman haklılık anlamına gelmediğini gösterir.

Kral Kreon açısından düzen, otoritenin tartışılmazlığıyla korunur. Antigone açısından ise insan onuru, iktidar sınırlarının çok üstünde bir değerdir. Bu iki tutum karşı karşıya geldiğinde tragedya, seyircisine kolay bir çözüm sunmaz. Devletin düzen ihtiyacı ile vicdanın itirazı arasındaki çatışmayı bütün ağırlığıyla sahneye taşır.

Antigone’nin büyüklüğü, yenilmez olmasından gelmez, yenilebileceğini bilmesine rağmen kararından vazgeçmemesinden, kararlılığından gelir. Ölüm tehdidi karşısında geri adım atmaz. Böylece başkaldırı, yalnızca başarılı olma ihtimaliyle ölçülemeyecek bir eyleme dönüşür. Bazen direnmek, sonucu değiştirmekten önce, haksızlığın karşısında insan olarak kalabilmek ve “İNSAN KALMAKTA DİRENMEK”ten geçtiğini sahneden yansıtır.

Antigone’nin sözü ve eylemi, yüzyıllar boyunca farklı siyasal koşullarda yeniden duyulmuştur. Vicdani retçilerde, otoriter yasaları sorgulayanlarda, yasaklara rağmen hakikati savunanlarda ve devletin suç saydığı bir eylemi ahlaki ve vicdani sorumluluk kabul edenlerde onun izleri vardır.

Prometheus ve Antigone, binlerce yılın ötesinden bugün de aynı soruları sorar 21. yüzyıl insanına: İnsan kalabilmek için mutlak güce boyun mu eğmeli, yoksa ona başkaldırmayı mı göze almalı? Ve bir yasa, adaletin karşısına dikildiğinde, ona itaat etmek mi erdemdir, yoksa ona karşı çıkmak mı?

Antik çağdan günümüze uzanan tarihsel ve toplumsal dönüşümler, tiyatro sahnesindeki başkaldırının biçimini değiştirse de özünü ortadan kaldırmaz. Prometheus’un tanrısal otoriteye, Antigone’nin ise devlet yasalarına karşı direnişi, bugün hâlâ bireyin vicdanı ile iktidarın dayattığı düzen arasındaki çatışmada yaşamaktadır. Aydınlanma çağından devrimlere, sınıf mücadelelerinden 20. yüzyılın politik tiyatrosuna uzanan süreçte başkaldırı, özgürlük, adalet ve eşitlik arayışının sahnedeki ifadesi olarak yer alır. Ancak neoliberal ve post-modern dönemde bu direniş, giderek sistemin sınırları içine çekilerek etkisizleştirilme ve metalaştırılma ile karşı karşıya kalır. Başkaldırı bir kimlik göstergesine ve tüketilebilir bir imgeye dönüştürülür... Başkaldırının dönüştürücü gücünü ise manipüle edilir. Böylece Prometheus’un ateşi ve Antigone’nin vicdani direnişi, düzeni sarsan eylemler olmaktan çıkarılıp sistemin kendi varlığını sürdürmesine hizmet eden sembollere indirgenir.

Günümüz tiyatrosunda asıl mesele, “BAŞKALDIRININ” hâlâ sahnede olup olmamama meselesinden çok, başkaldırının kimin adına, neye karşı ve ne ölçüde dönüştürücü bir güç olarak varlığını sürdürebildiğidir.