“Orada bağırmak istedim: Hey ağaçlar, hey tarlalar, hey taşlar babamı görmediniz mi?” 1

Sevgül Uludağ

 

17 Mayıs 1964’te Larnaka’nın Pervolya (Bahçalar) yöresinde “kayıp” edilen Halil Ziya Desteban’la ilgili bir okurumuzun göndermiş olduğu BM Barış Gücü askerlerinin 52 yıl önce çekmiş olduğu fotoğrafları son günlerde yayımladıktan sonra, “kayıp” Desteban’ın sevgili torunu Bedia Balses de bize babası Cemal Balses’in günlüğünden notları gönderdi.

“Kayıp” Halil Ziya Desteban’ın rahmetlik oğlu Cemal Balses’in notlarıyla ilgili olarak sevgili Bedia Balses bize yazdığı notta şöyle dedi:

“Dedemin üç gündür yayınlamış olduğunuz kayıp hikayesi ile ilgili gelişmelerden sonra ben de yeniden babam Cemal Balses’in günlüğüne döndüm. Dedemin kayıp olduğu 17 Mayıs 1964 ve sonrası bir iki güne ait duygularını yazdığı günlüğünden satırları sizinle paylaşmak istiyorum uygun bulursanız. daha sonra benim kendi anlatacaklarımı eklerim dilerseniz…”

Sevgili Bedia Balses’e bizimle babasının günlüğünden notları paylaştığı için sonsuz teşekkürler…

“Kayıp” Halil Ziya Desteban’ın rahmetlik oğlu Cemal Balses’in o günlerde tuttuğu günlükten notlar şöyle:

“17 Mayıs 1964 günü canımdan çok sevdiğim babam Bahçalar adında bir Rum köyüne sebze almaya gitti. Saat 20.00’de Ankara radyosunu dinledim. Babamın hala gelmemesinden telaşa düşüp onu aramaya başladım. Saat 20:40 da bir arkadaşımı onu bulması için Bahçalar köyüne gönderdim. Arkadaş gitti,  geldiğinde telaşlıydı -  babamın otomobili bulunmuş ama o hala ortada yoktu. Hemen hazırlanıp yola düştüm. Otomobil Bahçalar’dan dışarı İsmayıl Emmi denilen Arabın bahçesinin yanında bulunmuştu. Orada terkedilşmiş bir vaziyetteydi. Akşam olmuştu ve orada daha fazla inceleme yapamayacağımızı anlayarak  eve döndük. O gece sabaha kadar ıstırap ve ağlama ile sabahı ettik. 18 Mayıs sabahı Larnaka yolunda kamp kurmuş olan Birleşmiş Milletler  kampına gidip yardım istedim. Orada üç asker vardı. Vaka yerine gittik. Otomobil oradaydı. O an içimden nasıl oldu anlatmam mümkün değil.

Saat 8’e doğru Larnaka’dan bir Land Rover geldi. İçinde silahsız bir subay  vardı. İngiliz subaylar oradaki ağaçları tarlaları gezdik. Babamdan hiçbir iz yoktu. Otomobilin yanına gelince ve oralara daha dikkatli bakınca yerdeki izleri gördüm. Otomobilin arka tarafında takriben beş adım ötede tam yolun tarla ile birleştiği yerde birçok ayak izi vardı. Düz kundura giyen bu meçhul katiller toprağa gelişi güzel basıyor orada cenkleşme olduğunun intibaını bırakıyordu… Otomobilin arka kısmındaki ayak izlerinin yanında göllenmiş kanlar vardı. O an nasıl oldum bilmiyorum. Beni büyüten, namuslu, tahsilli terbiyeli bir insan eden büyük bir adamın kanlarıydı yerdekiler. Meçhul bir ayak ise kanların üzerine toprak çekmişti. Kanlar kararmış ve pıhtılaşmıştı. Kanların yanında yolu çaprazlama geçen sürükleme yerleri ve damla damla kanlar yandaki çitlerin arasına giriyordu. Kan orada da göllenmişti, kuru yapraklar kızıllığa bürünmüştü.

Etrafımda ağaçlar, tarlalar, taşlar yerli yerindeydi. Onlar görmüştü, onlar tanıktı. Orada bağırmak istedim: Hey  ağaçlar, hey tarlalar hey taşlar babamı görmediniz mi?

 

DEVAM EDECEK