(Eğitim bilimleri üzerine doktora yapmış olan değerli araştırmacı-yazar Dr. Ulus Irkad, okullarda şiddet üzerine düşüncelerini yazdı… Dr. Ulus Irkad, bize gönderdiği yazısında “Okullarda Çatışmaların Çözümü ve Barış Eğitimi’ verilmeli… Demokrasi ve İnsan Hakları dersleri getirilmeli” dedi. Teşekkürlerimizle yazısını iktibas ediyoruz… S.U.)
Dr. Ulus Irkad/Eğitim Bilimleri Uzmanı
Türkiye’de önce Urfa’da geçen gün de Kahraman Maraş’ta meydana gelen okul basma ve cinayet işleme olayları aslında Kuzey Kıbrıs’ta olan bizleri de telaşlandırdı. Aslında kimse “Bizde de olmaz” demesin. Aynı koşullar bizde de var. Şu anda okullarımızın çoğunda zorbalık olayları meydana geliyor. İngilizlerin “Bully” (Zorbalık) dedikleri olay bir şiddet türü. Bana kalırsa trafikte hız yapma veya alkol ve uyuşturucu etkisiyle kaza yapma da şiddetin bir türü…
PSİKOLOJİK HASTALIKLARI OLAN LİDERLER HAKKINDA TEZİM
2000-2003 yılları arasında Yakın Doğu Üniversitesi’nde MASTER’lik eğitimim sırasında master tezim şiddet üzerineydı. Birçok siyasal liderin ruh hallerini veya psikolojik durumlarını incelemiş ve tezimi buna göre yazmıştım. Çoğu liderde olan özelliklerden biri küçükken bilhassa babaları tarafından şiddete maruz kalmalarıydı.
ŞİDDET SADECE AİLELERDEKİ SORUNLARLA MEYDANA GELMEZ
Şimdi sadece şiddetin çocukların ailelerinden kaynaklandığını söylemek de yanlış. Belki de bu konuya global olarak bakmak gerekir. ABD’de eğitim bursları alarak üç defa bulundum. Sadece okullar değil çok önceleri iş yerleri ve evler de saldırılara uğradı. Sanırım İsveç’te uzun bir süre önce bir adada tatilde olan öğrenciler de psikolojik özürlü bir genç tarafından öldürülmüştü. Yeni Zelanda’da camide ibadet eden Müslümanlara karşı yapılan cinayeti de izlemiştik.
ABD’DE BİRÇOK CİNAYET OLDU
1994 yılında ABD’de kendi bölgemde (Hartford-Connecticut) bir lokantaya gitmeye hazırlanırken bir Bar’a yapılan saldırıda 14 kişinin öldürüldüğünü hatırlıyorum. Batı’da çok örnekler var ve sadece ailesel değil, ABD’de de halk sınıfları arasında derin ekonomik farklılıklar var. Örneğin 349 milyonluk nüfusunda en az 80 milyon insanının evsiz olması ve sokaklarda yatıp kalkması da o evsiz inanlarda diğer insanlara karşı şiddet trendini artırmıyor mu sanıyorsunuz? Hele hele birkaç defa bulunduğum New York’ta gündüzün nüfusun 12 milyon, geceleyin de yeraltı ve tren istastonlarının tünellerinde yatıp kalkanların yeryüzüne çıkmasıyla, 20 milyona çıkması ve sadece New York’ta her yıl bir milyona yakın cinayetin işlenmesine ne buyurulur?
ANNEMİZ VE BABAMIZ BİZİ BARIŞA ŞARTLANDIRDI
Annem ve babam okuyan insanlardı. Babam öğretmendi. Annemiz devamlı okuyordu ama birkaç defa savaş görmemize rağmen bende ve kardeşlerimde ne silah ne de şiddet tutkusu oldu. Babamız küçük yaşımızdan itibaren evimize devamlı barışçıl oyuncaklarla kitaplar aldı. Ben halen 69 yaşıma gelmeme rağmen kitap okumaktayım.
DOKTORAM DA EĞİTİMDE BARIŞ ÜZERİNEYDİ
Yukarıda da yazdım. Master ve doktora yaptım. Ana konularım arasında Eğitim bilimleri ve Barış Eğitimi vardı. Washington’da Louise Dimond (Uzun bir süre önce öldü) adlı meşhur akademisyen ve bilimkadınından Barış Eğitimi ve Çatışmaların Çözümü (Conflict Resolution) konusunda dersler aldım, “Çatışmaların Çözümü”ne yönelik pek çok iki toplumlu grupta yıllarca eğitmen olarak yer aldım…
Barış Eğitimi ve Çatışmaların Çözümü, küçük yaşlarından itibaren tüm yaşam boyunca insanlara terapi yaparak şiddetten korumak, çocukları şiddetten uzak tutmak için çeşitli teknikler uygulayan ve birçok okulda uygulanan bir ders veya metod. Şunu da belirteyim her okulda muhakkak her 100 öğrenciye denk gelecek kadar psikolojik danışmanlar olmalıdır. Okullarda zorbalık ve diğer sorunları çözmede bu danışmanların veya psikologların büyük yardımları olacağına eminim.
ÇOCUKLARA YÖNELİK SANAT DERSLERİ ÖĞRETİLMELİ
Hem Türkiye’de hem de bizde vakit erkenken ve bu şiddet hastalığı yaygınlaşmadan, uyuşturucu ve trafik terörizmini de durdurmak için, Barış Eğitimini tüm okullarda uygularken, tüm ailelere veya velilere de bu ders verilmeli. Demokrasi ve İnsan Hakları dersleri de ek olarak getirilirken çocuklara duygusal zekalarını genişletmek için sanat dersleri, müzik, psikoloji, felsefe ve sosyoloji gibi dersler uygulamalıyız.
BİRÇOK DERSTE SANATA BAŞVURULABİLİR
İngilizce derslerimi okuldayken veya hizmet verirken müzik, resim ve tiyatro dersleri ile İngilizce verdim. İddia ediyorum, okuttuğum tüm çocuklar veya öğrenciler hayatta başarı kazandılar. Türkiye ve Kıbrıs’ın Eğitim Bakanlıklarını göreve çağırıyorum…
“Almanya'da şiddetin sonuçlarından korunmak yerine, ortaya çıkmasını önlemeye dönük politikalar önceleniyor…”
Almanya’nın Sesi (Deutsche Welle) Haber Sitesi’nde 17 Nisan 2026’da yer alan bir habere göre “Almanya'da şiddettin sonuçlarından korunmak yerine ortaya çıkmasını önlemeye dönük politikalar önceleniyor.” Haberde özetle şöyle deniliyor:
“Örneğin Türkler dahil göçmen nüfusun yoğun yaşadığı Kuzey Ren-Vestfalya eyaletinde psikolojik danışmanlık birimleri, danışma merkezleri, travma klinikleri, çocuk ve ergen terapistlerinin öğrenciler, öğretmenler ve veliler için ulaşılabilir olmasına uğraşılıyor.
Eyaletin "Kriz önleme: Okullar için uygulama önerileri" başlıklı belgesinde "normal" ergenlik davranışları ile "sorunlu" davranışların birbirine karıştırılmaması gerektiği özellikle vurgulanıyor:
"Ergenlikteki davranışlar okulda ve evde sık ve yoğun çatışmalara yol açabilir; ancak tek başına çocuğun refahının tehlikede olduğu anlamına gelmez. Eğer veliler genç üzerinde koruyucu, destekleyici ve düzeltici bir etki gösteremiyor ya da çocuklarına uygunsuz şekilde -örneğin şiddet yoluyla- müdahale ediyorsa bu durum çocuğun refahının tehlikede olduğuna işaret eder."
Raporda, bir saldırı sonrası eğitime geri dönüş ve yas süreçlerine dair de değerlendirmeler yer alıyor. Buna göre, okul mensuplarının anma etkinliklerini yaslı ailelerle istişare ederek ve onların onayıyla planlaması isteniyor.
Eyaletin eğitim otoritesi olası silahlı saldırılara hazırlık için tatbikatlar yapılmasını ise önermiyor, tatbikatlara yönelik itiraz raporda açıkça ifade ediliyor. Silahlı saldırılara karşı öğrenci ve personelin tatbikatlarla eğitilmesi ABD'de de tartışmalı bir konu. Bazı Amerikan şehirlerinde bu tür faaliyetler düzenli olarak icra edilse de bunun stres ve güvenlik algısında bozulma yaratabildiği eleştirileri yapılıyor.
Berlin'de ise okulların daha fazla desteklenmesi yönünde talepler dile getiriliyor. Eğitim kurumlarının temel talebi ise daha fazla güvenlik personeli ya da kamera değil; daha fazla psikolog ve sosyal pedagog. Öte yandan okullardaki her olayda polisin "otomatik" olarak sürece dahil edilmemesi ve bunun istisnai tutulması eğilimi eyalette öne çıkıyor…
Mutluluk ve eğitim kalitesi gibi listelerde hemen her zaman ilk sıralarda yer alan Finlandiya'da 2024'teki Vantaa saldırısı sonrası zorbalık, çocukların ruh sağlığı, evdeki silahlara çocukların erişim gibi konular tartışıldı. Vantaa'da 12 yaşındaki bir çocuk üç akranını vurmuş, bir öğrenci yaşamını yitirmiş, diğer ikisi de ağır yaralanmıştı. Ülkede, gençlerin refahını artırmak ve suçun erken aşamada önlenmesini sağlama amacıyla; polis, sosyal hizmet uzmanları, psikologlar, eğitimciler ve yerel yönetim temsilcilerinden oluşan "Ankkuri (Çıpa)" adlı birimler faaliyet gösteriyor.
Ayrıca zorbalık karşıtı bir program da uygulanıyor. KiVa adlı uygulama ile, yeni zorbalık vakalarının ortaya çıkmasının önlenmesi, devam eden zorbalığın durdurulması ve mağdurların desteklenmesi amaçlanıyor…”
(Almanya’nın Sesi – 17.4.2026)
*** GEÇMİŞLE YÜZLEŞMEYE DAİR DÜNYADAN YAZILAR…
“Açlığın Terbiyesi: Egemen sınıfın, halkın açlığına, yokluğuna ve sefaletine duyduğu yabancılık…”
“…Yoksul halk, çöpe atılacak veya çok ucuza satılacak bu parçaları yoğun bir emekle temizlemiş, saatlerce kaynatarak ve baharatlarla harmanlayarak bir "hayatta kalma gastronomisi" yaratmıştır. İşkembe çorbasından kokorece, bumbar dolmasından kelle paçaya kadar bugün lezzet olarak tükettiğimiz yiyecekler, aslında yoksulun ucuz proteine ulaşma refleksinin sonucudur…"
Levon BAĞIŞ/AGOS
"Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler..."
Tarihin en meşhur, en kışkırtıcı ve belki de en çok yanlış anlaşılan sözlerinden biri. Fransız Devrimi arefesinde, açlıktan kırılan Paris halkı saraya yürüdüğünde Kraliçe Marie Antoinette’e atfedilen bu cümlenin orijinali aslında "Qu'ils mangent de la brioche"tur. Buradaki "brioche" (brioş), bizim anladığımız anlamda kremalı ve şekerli bir yaş pasta değil; tereyağı ve yumurtayla zenginleştirilmiş, lüks bir ekmek türü. Dönemin Fransa'sında fırıncıların, ucuz ekmek bittiğinde halkın isyan etmesini önlemek için lüks ekmekleri ucuza satmasını emreden eski bir yasaya atıf olduğu da düşünülür.
İşin ironik tarafı, bu sözü muhtemelen Marie Antoinette hiç söylememiş; Jean-Jacques Rousseau bu ifadeyi kraliçe henüz çocukken İtiraflar adlı eserinde "şımarık bir prensesin" ağzından aktarmıştır. Ancak sözün kime ait olduğundan ya da brioche'un tam tarifinden daha vurucu bir gerçek var: Egemen sınıfın, halkın açlığına, yokluğuna ve sefaletine duyduğu yabancılık.
“Yemek tarihi, bir sınıf tarihidir de…”
Tarih, genellikle bu muktedirlerin şatafatlı ziyafetlerini, saray mutfaklarının abartılı harcamalarını ve "fatihlerin" sofralarını yazar. Oysa insanlığın asıl gastronomi tarihi, sarayların dışında, sokaklarda ve kuşatma altındaki şehirlerde yazılmıştır. Bugün lüks restoranlarda astronomik fiyatlara "gurme lezzet" ya da "geleneksel kültür" etiketiyle önümüze sunulan pek çok yemeğin ardında, yoksulların, işçilerin ve savaş mağdurlarının hayatta kalma mücadelesi yatar. Yemek tarihi, en nihayetinde bir sınıf tarihidir de.
Bugün sokak kültürünün ya da gece sonu ritüellerinin vazgeçilmezi olan sakatat, aslında sınıfsal eşitsizliğin tabaktaki en net karşılığıdır. Yüzyıllar boyunca soylular ve burjuvazi, hayvanın kaslı, değerli ve kolay pişen kısımlarına (biftek, pirzola) sahip olabilirlerken; geriye kalan sakatatı, başı, ayakları ve bağırsakları en yoksulların payına düşmüş. Zaten ‘sakatat’ kelimesinin kökeni hayvanın bu kısımlarının istenmeyen yerler olduğunu kanıtlar. Nişanyan’a göre bu kelime, Arapça ‘sḳṭ’ kökünden gelen “dökülenler, döküntüler” sözcüğünden alıntıdır.
“Hayatta kalma gastronomisi…”
Yoksul halk, çöpe atılacak veya çok ucuza satılacak bu parçaları yoğun bir emekle temizlemiş, saatlerce kaynatarak ve baharatlarla harmanlayarak bir "hayatta kalma gastronomisi" yaratmıştır. İşkembe çorbasından kokorece, bumbar dolmasından kelle paçaya kadar bugün lezzet olarak tükettiğimiz yiyecekler, aslında yoksulun ucuz proteine ulaşma refleksinin sonucudur.
Bugün Ege kıyılarında veya şık vegan restoranlarında "şifa kaynağı" olarak tüketilen otların (radika, cibes, şevketi bostan, hardal otu) hikayesi de benzer bir çaresizliğe dayanır. Osmanlı İmparatorluğu'nun Venediklilerin elindeki Kandiye'yi (Girit) tam 21 yıl (1648-1669) boyunca kuşatması, ada halkını tarihin en uzun açlık sınavlarından biriyle baş başa bırakmıştır.
“Ot toplayıcılığı: Hayatta kalmak için doğaya tutunmak…”
Kuşatma altındaki Giritliler; tarım alanları yok edilmiş, eti ve unu tükenmiş bir haldeyken hayatta kalabilmek için dağlarda, taş aralarında ve duvar diplerinde yetişen yabani otlara sığınmıştır. Bu ot toplayıcılığı günümüzün bir "sağlıklı beslenme" tercihi değil, kuşatma altındaki bir halkın hayatta kalmak için doğaya tutunmasıydı. Kıtlık, adanın mutfağını sonsuza dek değiştirirken, otların keskin acılığını zeytinyağıyla terbiye etme sanatı bir zorunluluktan doğmuştu.
“Fili bile kesip servis ettiler…”
Kıtlık zamanları tüm şehri vurur, ancak sınıfsal ayrıcalıklar açlığın ortasında bile çirkin yüzünü gösterir. 1870-1871 Paris Kuşatması, bu durumun en çarpıcı örneği olabilir. Fransa-Prusya Savaşı sırasında aylarca kuşatma altında kalan ve dünyevi zevklerin başkenti sayılan Paris'te erzak tamamen tükenmiştir.
Şehrin efsanevi lüks restoranları mecburen menülerini değiştirmiş; önce atlar kesilmiş, ardından sokak kedileri ve köpekleri, sonrasında ise kanalizasyon fareleri avlanmıştır. Öyle ki, Paris Hayvanat Bahçesi'ndeki "Castor ve Pollux" adlı iki fil bile kesilip servis edilmiştir.
“Kahvenin yerini çay alıyor…”
Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında 1918-1923 yılları arasında işgal, İstanbul'u kelimenin tam anlamıyla bir "açlık cehennemine" çevirmiştir. Birinci Dünya Savaşı'nın sonuyla birlikte iaşe (erzak) sisteminin çökmesi ve Anadolu ile bağın kopması, payitahtı vurguncuların ve savaş zenginlerinin insafına terk etmiştir.
Un bulamayan fırınlar; mısır koçanı, kestane kabuğu ve süpürge otu tohumunu öğüterek kapkara, çamur gibi, sindirimi imkânsız ekmekler yapmaya başlamıştır. "Vesikalı Ekmek" kuyrukları İstanbul'un bir sonraki büyük savaş sırasında da yaşayacağı bir eziyet halini almıştır. Her iki yokluk döneminde de kahve bulunamadığı için kavrulmuş nohut veya hindiba kökü içilmiş; şeker yerine çaylara pekmez suyu damlatılmıştır. Yüz yılardır sadece kahve içen Türkiye coğrafyasında kahvenin yerini çayın alması da bu zamanlardan kalan bir yadigârdır. İthal ve pahalı kahvenin yerini yerli ve üretimine de çok fazla özenilmeyen çay yokluktan hayatımıza giren bir içecektir. Zamanın garip cilvesi ise çayın Avrupa’da ilk tanındığı yıllarda başlı başına bir zenginlik objesi olarak lanse edilmesi olabilir. Pera'nın lüks lokantalarında işgal subayları ve harp zenginleri beyaz ekmek ve havyar tüketirken, kenar mahallelerde halk açlıktan veya yetersiz beslenmeye bağlı tifüsten can vermiştir.
“Savaşlar ve sınıfsal eşitsizliğin sınaması…”
Bugün "kültür", "gelenek" ya da "yöresel lezzet" dediğimiz şey, çoğu zaman dünün yoksulluğunun, yoksunluğunun ve direnişinin kristalleşmiş halidir. Yokluk mutfakları bize romantik bir gastronomi masalı değil; savaşların ve sınıfsal eşitsizliğin insanı nasıl sınadığını anlatır.
Tabağımızdaki yemek, bazen o yemeğe ilk kez mecbur kalanların tarihidir.
(AGOS – Levon BAĞIŞ – 19.4.2026)
Bumbar ve diğer sakatat, aslında yoksulların yaratmaya mecbur bırakıldığı yemeklerdi...
İşkembe çorbası, bir fakirlik yemeği olarak yaratıldıydı...