O ses çok sesti...

Cenk Mutluyakalı

<<İnsanlarda tek sıcak kanun
Üzümden şarap yapmaları
Kömürden ateş yapmaları
Öpücüklerden insan yapmalarıdır.>>

Paul Eluard

 

O ses çok sesti...

 

Neydi?
Çok düşündüm!..
Her koşulda birbirine burun kıvıran, dayanışma duygusunu yitiren, koşanın ardından çelmeleyen, sevgisizlik biriktiren, birlikte sevinmeyi unutan bu toplumu büyüleyen unsur acaba neydi?
Gözümüzün bağını çözen illüzyon neydi?
Küçük bir kız eline mikrofonu alıyor, bin insan gülümseyen bir çember oluşturuyordu!

***

Kimi markalar etrafına bezeli süslü laflarla desteğini açıklıyor, aslında çaktırmadan küçük kızın omuzlarına basıyordu.
Kimi yalvaran ifadelerle mesaj çağrısı yapıyor, kendine yer açıyordu.
Olsun!.
Bir dolu insan da heyecanlanıyordu içten, çıkarsız, sevecen ve samimiyetle...

***

Her toplum kendi yıldızını arar!
"Tutkal"dır bu, birbirine yapıştırır insanları…
Ve evet, Kıbrıslı Türkler öylesine aç kalmıştır ki denizleri aşan başarı öykülerine…
Ama sadece bu değildi!..
Peki neydi?

***

Bu değildi sadece çünkü pek çok Kıbrıslı Türk “yıldız” vardı dünyanın farklı coğrafyalarında parlayan…
Çok daha meşhurları...
Yine de o yıldızların kuyruğundan böylesi bir ışık yansımıyordu, hüzünlü adanın, umutsuz iklimine…

***

‘O Ses’ kimdi?
Çok tatlı bir kızın tizlerde çığlığa dönüşen olağanüstü tınısı ile sınırlı değildi büyü!..

Evet, ‘O Ses’in bir adı vardı.
Ama o ses senelerin üst üste koyduğu ezilmişlikti de…
Sessizlikti o ses!
Hep birilerinin boyunduruğu altında yaşamanın, kendi yurdunda tükenmişliğin, itilmişliğin isyanıydı!..
Kimliği elinden alınan, kişiliği örselenen, geleceği kirletilen binlerce yüreğin sırrıydı adeta ve sızısıydı…

Neydi?
Bir başarı öyküsünden ötesi, kendi yıldızını aramaktan fazlasıydı…

***

Tamam!..
İnsanları böylesine etkileyen bir ‘meydan okuma’ydı aslında…
Yoksa allı pullu bir eğlence programında, hepi topu bir şov meydanında, hiçbir ölçülü kriteri olmayan bir performans sınavında böylesine patlamazdı yürekler…
Meydan okuyorduk, hep birlikte…
Biraz da keyfini çıkararak meydan okuyorduk…
Bunu da unutacaktık, çünkü anlık sevinçlerimiz vardı bizim, günü yaşayan coşkularımız, boşalan belleğimiz, kendimizi tatminlerimiz, esiri olduğumuz avuntularımız…
Yine de gözlerimiz ışıl ışıldı, ellerimiz pusuda,  tüylerimiz diken diken...
O ses o nedenle o kadar çok sesti…

------------------------------------

SMS’ten kim kazandı?

Konuşmadan da iletişim kurabilmek!
Nasıl?
İşaret diliyle de olur elbette!
Gözlerle... Dokunarak...
Elbette ‘teknoloji’den söz ediyorum…
SMS’ten…
Bir zamanlar ‘SMS’ yoktu!..
Kıbrıs’ın kuzeyinde ‘SMS’ yani kısa mesajla tanışmamız, çok eskiye gitmiyor.
16 sene önceye…

***

O gün, 20 Ağustos’tu!..
“Konuşmadan da iletişim kurabilirsiniz” başlıklı ilanlar vardı gazetelerde…
Bir de doğum ilanı…

***

SMS “iletişim” için girdi hayatımıza, “ticaret”e dönüştü zamanla…
Biz “sms” attıkça, Acun kazandı (!)
Türkan mı?
Çoktan kalbimizi kazanmıştı zaten.
Çok da fark etmezdi, sms sonucu.

***
O gün 20 Ağustos 1999’du…
“SMS” servisi tanıtılıyordu Kıbrıs’ın gazetelerinde…
Ve “Türkan doğdu” ilanı vardı, birkaç sayfa ötede…

***

Küçükken “astım” dediler, Türkan için!.
Üzüldü aile…
- “Büyüdükçe, yaşı ilerledikçe, geçecek, üzülmeyiniz” diye teselli ettiler…
Doğuştan duyarlıydı soluğu!..
Hâlâ öyle…
Bir toplumun soluğu oldu, milyonların önünde!
O’na baktıkça gururlandık!..
Konuşmadan da iletişim kurabiliyorduk, birlikte…
Mesaj kısa değildi...
Uzundu...
Epeyi...
Yüreklerde...

----------------------------------------------

Ne hanı?

Lefkoşa’daki tarihi Kumarcılar Hanı’nın adını "HIMARCILAR HANI" yapacaklarmış!..
Öyle ya!..
Osmanlı eserine “Kumarcılar” denmesi ağırlarına gitmiş olacak.
Memleketin altını üstünü kumara teslim ettiler, hiç de umurları değil halbuki!..
Üstelik “milliyetçiliğin” başını da onlar çekiyor şu günlerde...
Rulet masaları “vatan sana canım feda” diye dönüyor...

***

Bu “hımar” da “örtü” demekmiş...
Başörtüsü mü masa örtüsü mü bilmem.
İlk defa duydum.
Araştırmacı-Arkelog Tuncer Bağışkan “ilgisi yok” diyor zaten...
Hatta öneriyor, “illa ki değiştirecekseniz Çalgıcılar Hanı yapınız!..”
Öyle ya “çalgıcılar” müşteri beklermiş, geçmişte oralarda..
Osmanlının şanına “çalgıcı” da yakıştırılmaz şimdi...
Sahi, ne olacak ki değiştirseler?
O kadar kolay mı tarihi bozmak, yeniden yazmak, değerleri silmek.
Alagadi’ye de “Alakadın” demişlerdi bir zamanlar...
Tabela dahi koymuşlardı hatta...
Var mı hatırlayan?

----------------------------------------------------

haftanın notcukları

• Seneler önce nasıl tanıyorsam Arif abiyi hiç değişmedi. Celebrity'de, Şato Lambousa'da, elinde gitar, 90'lı yıllarda gibi. O ne ses öyle! "Ben Yoruldum Hayat" You Tube'da olağanüstü izleniyor. Dinlememişseniz, kaçırmayınız.


• Duygu (Cavdora) kızımız isyan ediyor! "Herkesin sevdiği bir başkasını seviyor, onun sevdiği de bir başkasını...Demek ki sıra bozuk..."
İlk kaydırmayı yapana da saydırıyor!.. Yaaa... Bu hayatın böyle de bir enteresanlığı var... Haklı! Aldırmamak gerek... Su akıyor, yatağını buluyor nasılsa...


“Devlet okullarında kayıt ücreti alınıyor” diye isyan var. Üç kuruşa kızıyoruz ama... Öğleden sonra dershanelere dünya parası vermekten kaçmıyoruz.
Kimse bana “eğitim ücretsiz” demesin! Önce ‘devlet okulları’nda öğretiliyor, ücretli olduğu...


‘Demokrasi Şehitleri’ne bir anıt yapılamadı ya... Kuğulu Park’ta örneğin... Ne diyeyim... “Şu solcular da sadece söyleniyor, çözüm üretmiyor” denince, biraz da düşünmek gerek.


Tarık abi de gitti ya; öbür taraf şenlendi iyice... Buralar eksiliyor sürekli, “oralarda” ne müthiş bir topluluk var sahnede...