Lefkoşa’da sıradan bir gün aslında…
Bir çocuk geçiyor önümden…
Sarışın…
Çantası sırtında…
Yanında anne babası…
Hepsi turist muhtemelen…
Çocuğun elinde Kıbrıs bayrağı…
Selimiye Meydanı…
Güneyden kuzeye geçmiş sanırım.
Ya da…
Kıbrıs’tan Türkiye’ye gelmiş adeta…
Anne babası için “geldiği ülkenin bayrağı…”
Çocuk ne bilecek.
Tam karşısında A-Ke-Pe tabelası, Erdoğan’ın dev portresi…
***
Bir fotoğraf karesinden fazlası…
Çekiyorum.
Bakıyorum.
İçimde bir sızıyla kaçıyorum geriye…
İnsan ister istemez soruyor:
Asıl yabancı olan kim burada?
Çocuk mu?
Bayrak mı?
Yoksa bize artık sıradanlaştırılan bu manzara mı?
Bazen bir ülkenin bütün çelişkileri sessizce aynı kareye giriyor.
Belki de en çok bundan yılgınız.
Kendi hayatımızı yaşamak isterken, başka bir yerden tasarlanmış hayatın içine sıkışmaktan…
Başkasının gündeminden, başkasının kavgasından, başkasının kararlarından bize düşenlerle bir gelecek kurmaya çalışmaktan…
Kendi ülkemizde, kendi hayatımızın misafiri olmaktan…
Biz biraz da bunun yorgunlarıyız, içimizde biriken ve çoğalan öfkeyle…
Ya da bunun suskunlarıyız; konfor alanlarımızı, statülerimizi, yalan hayatlarımızı sevdikçe…
***
New York geliyor aklıma yeniden…
Geçen hafta…
“Yeni bir ortaklık kurma diye bir seçenek yoktur, bitti” demiş Tahsin abi…
Türkiye’deki iktidarın fikri bu…
Öyle olmasa bir başına ne mekân bulurdu konuşacak ne de basının karşısına çıkardı böyle…
Burada halk sandığa gitmiş.
Oy vermiş.
Böyle bir siyaseti yüzde 63’le reddetmiş.
Hiç umurlarında değil…
Niye konuşamıyoruz bu görmezden gelmeyi?
O zaman…
Hep başka başka başlıkların girdabında dönmenin, başka tartışmaların içerisinde kaybolmanın ne anlamı var?
Ya da belki…
Bunları konuşamıyoruz diye…
***
İçişleri’nden mesajı geliyor bir dostun…
“Yurttaşlıklar kapişari…”
Bir katta yurttaşlık, diğerinde kırsal kesim arsası…
Üst üste insanlar…
Ne de olsa “toprak” bedava (!)
Resmî Gazete’ye bakıyorum sonra…
Bir yurttaşlığın gerekçesinde şu yazıyor:
“Ülkenin sosyokültürel yapısına adapte olduğu ve burada çevre edinerek düzenini KKTC’de inşa ettiği…”
Sahi…
Bir başkasının toprağını seçim rüşvetine dönüştürmek nasıl ele alınmalı?
Hangi masada?
Bu körlük büyüdükçe büyüyor gerilim…
***
Selimiye Meydanı…
Gece oluyor.
İki caminin ortasından akıyor yazı…
“İrade Bizim, Zafer Bizim” yazıyor…
Kimin?
Bir çocuk elindeki bayrağı sallıyor.
F-16’lar uçuyor sırası geldikçe…
Masalar devriliyor.
“Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi” diyen şarkılara inat, kendi yalanına inanıyor bir ülke…
Bölük pörçük…
Paramparça…
Kendine yabancı…
Nereden bilecek çocuklar…
Toprak, bölünme, harita, sınır, yer, aidiyet, hafıza hepsi dağılmış durumda...
[ Fotoğraf: Cenk Mutluyakalı | Ekim 2026 ]
NOT DEFTERİM
- Bu çağda çocuklara eğitim adı altında "ölüm, ölü yıkama ve dünyanın gerçek olmadığı" gibi söylemlerin aktarılması tek kelimeyle kepazeliktir. Utanın!
- Kıbrıs Türk Psikologlar Derneği’nin sesine kulak vermek lazım: Çocuklara yönelik eğitim içeriklerinin bilimsel ve pedagojik ilkelere uygun, çocukların psikolojik güvenliği gözetilerek hazırlanması şart. Eğitim ortamları korku salmak yerine merakı, soru sormayı ve sağlıklı düşünmeyi desteklemelidir.
- Kıbrıslı Rum lider; Maraş’ın öncelikle Birleşmiş Milletler idaresine devredilmesini, ardından yasal sahiplerinin geri dönmesini, buna karşılık da Mağusa Limanı’nın Avrupa Komisyonu gözetiminde açılmasını önermiş. Peki bunu kabul etsek ne kaybederiz? Maraş zaten yıllardır atıl vaziyette... Hele bir de "Ercan’ı BM yönetiminde dünyaya açalım" fikrini masaya koysak, gerçekten dünyalar bizim olur.
- Nikos’un buradaki motivasyonunu gayet iyi anlıyorum. Türkiye’nin BM zeminini ve Kıbrıslı Türklerin son seçimdeki iradesini görmezden gelen mevcut tavrı sürdükçe, ne önerirse önersin reddedileceğini biliyor. Bunu bir kez keşfetti ya, artık arkası kesilmez; sürekli yeni önerilerle gelecektir...