Ne hayatlar

Cenk Mutluyakalı

Simit satıyor kadın…
Gece yarısı ya da yeni günün ilk ışıltısında uyanıyor kavgaya…
Sabah üç gibi…
Fırına gidiyor kocasıyla, çörek almaya.
Kıbrıslı…
Tezgahını açıyor, bir köşede adam, bir diğerinde kadın…
Herhalde altmışı devirmiş yaşları…
Ekmek parası…
İkisine bin üç yüz, bilemedin bin dört yüz lira kalıyor…
***
Kız tezgahtar…
Önce ‘siliyor süpürüyor’ her sabah…
Camekanı ‘ovalıyor’ elinde gazete kağıdı…
İncecik omuzları ağrıyor, ‘cam sil’ kabartıyor parmak uçlarını…
Güneş batıyor içinde bir yerde...
Yedi gibi indiriyor kepengi…
Bir koşu bara, cafeye...
İple çekiyor pazarı…
Tek tatil günü…
“Bin altı yüz lira yetmiyor” diyor, “telefona mı, yola mı?”
Ve gülümsüyor: “Üniversite diplomam evde asılı!..”
***
En fazla “akşam rotası” batıyor, markette, kasa önüne…
İki gibi geliyor, öğle vakti…
Gece saat ona kadar…
“Hep de hafta içi denk geliyor iznim, bu aralar, cumartesi pazar çalışmak çok zor…”
Bir çocuğu var, “kızım çok tatlı” diyor…
- “Gece onda bitiyor iş, patron hemen bırakmıyor ki, kasayı say falan derken, gece yarısını buluyor eve gitmek…”
Yine de…
“Kızımı uyurken öpmek çok tatlı geliyor…”
Bin sekiz yüz liraya, bayram seyran bilmiyor…
***
“Eskisi gibi iş yok” diyor…
Kıçındaki kot pantolonun püsküren paçalarından akıyor çamur…
Yoğuruyor, terinin aktığı çimentoyu…
İki de adamı var yanında, ki ne konuştuklarını pek anlamıyor…
Küfrediyor düzene….
“Geçen ay elimde kalan üç bin yedi yüz lira oldu, bana ne kalacak, bu ikisine ne” diye yakınıyor…
Kirli sakalına karışıyor, yüzünün onca çizgisi…
“Böyle göründüğüme bakma” diyor, “daha kırkı bulmadım ben…”
***
Ne hayatlar var, bu ülkede…
Ve ne hayatlar…