“Milliyetçi öğretmenlerle Baf’taki olaylarla ilgili tartışmalar…”

Sevgül Uludağ

“AB’nin hazırladığı öğretmen kitabı ve tartışmalar…”

 

  “Acaba eşitlikten bahsetmem mi kendisini sinirlendirmişti? Milliyetçilerde olan duygu azınlıkların az olmasından dolayı kısıtlı haklara sahip olmaları gerektiğidir. Bu pek tabi ki ilerici ve evrensel düşünen aydınlara, hatta AB normlarına göre de çok gerici bir düşüncedir. Her neyse, gene de Kıbrıslırum meslektaş ve vatandaşlarla bu düzeyde de olsa tartışmak ve konsensüse varmak gerekir. Ben bu tip toplantıların faydalı olduğuna, ne isterse olsun önceden tepki toplasa bile daha sonra her iki taraf da yanlışlarını anlayınca bir yakınlaşmanın olacağına eminim…”

 

Ulus IRKAD

Avrupa Birliği Euroclio ve eğitim işleri bölümü tüm AB ülkelerinde okunması için bir e-kitap hazırlığını birkaç senedir sürdürmekteydi. Cuma günü 10 Mart’tan, 11 Mart’a, yani Cumartesi tüm gün olmak üzere, daha önce olduğu gibi toplandık ve bu kitap üzerinde gerek Avrupalı meslektaşlar, gerekse Kırbıslırum arkadaşlarla kitabı tartışmaya başladık. Geçici olarak, 14 Mart tarihinde silinip devamlı yayımlanacak ve google’dan da kitaba erişileceği bir noktaya gelinecek (Kitabın adı: “Developing a Culture of Cooperation). Kitabın 5. Ve 6. Üniteleri tamamıyla Kıbrıs’a ayrılmış. Bu iki ünitede Kıbrıs’ın tarihinden edebiyatına kadar birçok konu işlenmiş ve öğrencilere de dönük çalışmalar, sorular, araştırma konuları ve grup çalışma teknikleri var. Bu konuda düşünülen konu, öğrencilerin tarih derslerini anlayabilmeleri ve hem  kendi ülkelerini hem de AB ülkelerini ve özelliklerini tanımaları. Bir bakıma eğitime çok perspektiflilik ve empati de getiriliyor.

Kitabı geçmiş senelerden beri tartıştırmakta olan AB, bu yöntemle hem kendi sınırları içindeki tüm toplumlara diğerleri hakkında bir farkındalık yaratma, bir de işbirliği, kooperasyon ve kollektif çalışmayla paylaşımı da sağlamak amacında. Pek tabi ki Kıbrıs’ta da bu konular tartışılırken, milliyetçi Kıbrıslırum meslekteşlarla da her zamanki gibi bazı konularda tartışma olmadı değil. Mesela ilk günkü oturuma Sayın Eide biz öğretmenleri aydınlatmak için yardımcısıyla birlikte geldi ve bizlere çok aydınlatıcı bir konuşma yaptı. Eide görüşmelerin  kesilmesinden çok, aslında görüşmelerin çok sağlıklı bir aşamaya geldiğini ama son noktada gerçekleşmenin sağlanabilmesi için cesarete ihtiyaç olduğunu, buna da liderlerin hazır olmadığını, seçmenlerden, etraflarındaki diğer güçlü elit veya kesimlerden de sakındıklarını söyledi. Bunun yanında şu anda her iki tarafta da seçim heyecanının geldiğini  ve liderlerin de oy kaybetmemek için görüşmelerin kesilebileceğini, ama bunun telafisinin de ancak geniş halk kesimlerinin onlara verecekleri destekle olabileceğini sözlerine ekledi.

Konuşma sonrasında söz hakkı verilince Sayın Eide’ye liderlerin gelebilecekleri en son noktaya gelebildiklerini ama bu durumda da Kıbrıs’ta yaşayan çok toplumlu insanların  temsilcilerinden, Kıbrıs’ın renklerini temsil eden kesimlerin, her iki tarafta da biraraya gelerek, bir çok toplumlu konsey oluşturulmasını, bu konseyin oluşmasıyla görüşmelerin kopması durumunda bile, oradaki geniş destekten dolayı tekrar devam edebileceğini, aslolanın böyle bir konseyin kurulması için bir liderliğin olması veya BM’nin bu yönde bir önderlik yapabileceğini de vurguladım. Bu tip bir meclis veya senatonun da Kıbrıs sorununun çözülmesinden sonra, gelecekteki Federal Kıbrıs’ın meclis veya senatosunu da oluşturabileceğini ekledim. Sayın Eide ise bu tip bir mekanizmanın işleyebileceğini ve mantıki olduğunu ama bunun kendisinin yapması halinde tepki toplayacağını, kendi misyonunun bu olmadığını söyledi. Bunun Kıbrıs’taki sivil toplum kuruluşları ve aydınlarının öncelikle acil işi olması gerektiğini ve bu tip bir oluşumda da gerek barışın, çözümün ve gerekse de görüşmelerin taze bir kan alacağını, böyle bir organın Kıbrıslıların kendileri tarafından kurulması gerektiğini belirtti. Bu arada bir Kıbrıslırum akademisyen tanınmamış azınlıkta olan bir toplumla federasyon görüşmeleri olup olamayacağını sordu.

Ona ben de yanıt verdim ve demokratik bir cumhuriyette, azınlık -çoğunluk gibi tanımların olamayacağını, olması gerekenin eşitlik olduğunu, Fransız Devrimi ile ortaya çıkan Demokratik Cumhuriyet tanımlamasının tekrar gözden geçirilmesini, demokratik devletlerde çoğunluğun ortadan kaldırılarak azınlığın da kalmayacağını ve herkesin de eşit olduğunu belirttim. Aslında ben bunları söyledim ama belli ki aşırı milliyetçi olanların da bayağı tepkisini çektim sanıyorum, çünkü ertesi gün de şu olay oldu:

Ertesi günkü bir atölye çalışmasında Salamis’ten söz açılınca , milliyetçi olduğu belli olan bir Kıbrıslırum hanımın (Belli ki bir gün önce yaptığım konuşmalardan bayağı bana karşı tepki duyuyor ve bana karşı tepkili) ben Salamis ve oraya gelen insanların Truva savaşından sonra geldiklerini söylediğimden dolayı buna gocunduğunu sezdim ve büyük bir tepki göstererek bizim (yani Kıbrıslıtürklerin) o konuyu suistimal ettiğimizi, oraya gelenlerin Yunanlılar olduğunu söylemediğimizi iddia etti. Ben de ona bizim kendi bilgilerimizi de Vasos Karayorgis ve Doros Alastos gibi Kıbrıslırum veya Yunanlı bilimadamlarından aldığımızı, onların da bilgilerinin  bu yönde olduğunu belirttim. Onunla konuştuğum bilgileri Maraş’tan gelen kütüphanedeki kitapları okuyarak elde ettiğimi ekledim. Bizim de onları Yunanlılar olarak saydığımızı ve yanlış düşündüğünü de vurguladım. Bir türlü fikirlerimi kabul etmeyen ve belli ki bir gün önce yaptığım konuşmadan duyduğu tepkiyle, hanımefendi bayağı öfkelenmişti ama ben gönlünü almak istedim ve oturum sonrası yanına yaklaşarak “Eğer Mağusa’ya gelirseniz sizi okuluma bir kahve içmek için davet ederim” dediğimde de o;

-Ben işgal altında Mağusa’ya gelmem. “Ben Mağusalıyım ama oraya hiç gitmedim” dedi. Ben de ona “Ben de Baf’tan geldim” dedim. O da “Siz gidip oraya (Baf’a) yerleşebilirsiniz, hem siz zaten Baf’tan güle oynaya ayrıldınız” dedi.

Ben de ona Baf’tan güle oynaya ayrılmadığımızı, orada da savaş olduğunu, birçok arkadaşımı, tanıdığımı orada kaybettiğimi ve benim de 21 Temmuz günü EOKA B ve Rum-Yunan Ordusuna esir düştüğümü söyledim. Bayağı afallamıştı. “Yani sizde de mi savaş oldu?” diye sordu. “Evet”, dedim “Aynen Türkiye’nin Girne’ye çıkarma yapması gibi sizin EOKA B, Rum Milli Muhafız ve de ELDİK birlikleriniz Baf’a saldırdı ve hem denizden hem de karadan bizi top mermisi yağmuruna tuttu”, dedim.

Bunun üzerine bana onun Maraş’ta malları ve evleri olduğunu belirtince ben de ona benim de Baf’ta mallarım ve evim var dedim.

Hanımefendi de “Ama siz şu anda gidip oraya yerleşebilirsiniz” dedi. Ben de “Keşke olsa da yerleşebilsek”, dedim. “Görüldüğü gibi olmadığını orada da problemler olduğunu” söyledim. “Evimizi geri almak için en az altı ay orada kalmak gerektiğini ve mahkemelerle de uğraşmak gerektiğini” belirttim. Afalladı… Belli ki birçok olayı bilmiyor ve sonradan öğrendiğime göre de bu hanım iki toplumlu bir atölyeye ilk defa katılmış.

Anladığım kadarıyla Güney’e gidip yerleşen ve oralarda dolaşan Kıbıslıtürklerden dolayı da kızgındı ve kendilerinin bu hakkı olamamasından dolayı da belki de haklı nedenlerden dolayı isyan içindeydi. Fakat burada benim günahım neydi anlayamadım. Sonra Sayın Eide’ye ve tartışmalarda yaptığım konuşmalarda söylediklerim niye onu kızdırmıştı bir türlü anlayamamıştım. Acaba eşitlikten bahsetmem mi kendisini sinirlendirmişti? Milliyetçilerde olan duygu azınlıkların az olmasından dolayı kısıtlı haklara sahip olmaları gerektiğidir. Bu pek tabi ki ilerici ve evrensel düşünen aydınlara, hatta AB normlarına göre de çok gerici bir düşüncedir. Her neyse, gene de Kıbrıslırum meslektaş ve vatandaşlarla bu düzeyde de olsa tartışmak ve konsensüse varmak gerekir. Ben bu tip toplantıların faydalı olduğuna, ne isterse olsun önceden tepki toplasa bile daha sonra her iki taraf da yanlışlarını anlayınca bir yakınlaşmanın olacağına eminim.

Geçen haftamız da bu şekilde geçti. AB’nin hazırladığı yeni öğretmen ve eğitim  kitabının tüm AB öğretmenlerine ve de biz Kıbrıslı öğretmenlere faydalı  olmasını diliyorum…

(YENİÇAĞ – Ulus IRKAD – 12.3.2017)


 

 Cenevre Konvansiyonu’nun Kıbrıs’ta nasıl çiğnendiğine ilişkin yayınımızda kullandığımız fotoğrafın perde gerisi…

“Süleyman, en yakın arkadaşımdı…”

Cenevre Konvansiyonu’nun Kıbrıs’ta savaş esnasında nasıl çiğnendiğine ilişkin dünkü yayınımızda kullandığımız, çocuk yaşta bir mücahidi gösteren fotoğrafın perde gerisini öğrendik…

Değerli araştırmacı-yazar, arkeolog Tuncer Hüseyin Bağışkan, bu fotoğrafı kendisinin 1965 yılında Boğaz’da çektiğini, fotoğraftaki gencin rahmetli Süleyman Şevki olduğunu, onun en yakın arkadaşı olduğunu ve bu fotoğrafı görünce çok duygulandığını belirtti.

Tuncer Hüseyin Bağışkan, aynı gün birlikte çekilmiş bir de fotoğraflarını gönderdi bize…

Süleyman Şevki o zamanlar 15-16 yaşlarındaymış, ufak tefek bir genç olduğu için de taşıdığı silah neredeyse kendisinden büyük gibi duruyormuş…

Süleyman Şevki, daha sonraki yıllarda Mutallip’in yanında ekmekçilik yaparak yaşamını kazanmış… Sonra da kötü bir hastalık nedeniyle yaşamını yitirmiş…

Bizler de onu rahmetle anıyoruz, Tuncer Hüseyin Bağışkan’a paylaştığı bu bilgiler nedeniyle çok teşekkür ediyoruz…