Masumiyetini kaybeden ada… 6

Sevgül Uludağ

Yaşamını Avustralya’da sürdüren Tserili Spiro Konstantinu, 1958, 1963 ve 1974’ten hatıralarını anlattı…

 

Spiro Konstantinu’nun, Masumiyetini kaybeden Kıbrıs’ın geçmişiyle ilgili röportajımızın devamı şöyle:

 

SPİRO KONSTANTİNU:  Biz şaşırmıştık buna! Çünkü o dönem “Türkiye ve Kıbrıslıtürkler bizi öldürmeye çalışıyordu” ancak bizim köyde Kıbrıslıtürk falan yoktu. Bu adamlar oturup bilgi topluyordu ancak Kıbrıslıtürkler yoktu ki aramızda!  Yavaş yavaş farkettik ki bu adamlar kahvede söylenenleri rapor ediyorlardı!
Bunu nasıl farkettiğimizi de anlatayım size:
(1964’te Milli Muhafız) Ordusu’na ilk askerler alınmaya başlanmıştı ve kimin çavuş olacağına karar vermeleri gerekirdi. Kim er olacak, kim subay olacaktı… Köyümüzden askere gidenler olmuştu ve bunlar arasında çok akıllı, çok yetenekli insanlar vardı. Bunlar sade “er” olarak kalmışlardı – orduya gittiklerinde Yunan subaylar kendilerine “Sen pis komünist! Senin kim olduğunu bilmeyiz mi zannettin!” diye bağırmaya başlamışlardı! Adam Yunanistan’dan geliyordu! Köylümüz asker bu subaya bakarak “Sen nerden bilin benim ne olduğumu? Sen başka bir ülkeden geldin buraya” demişti. Yunan subay da kendisine “Bizde bilgi vardır bu konuda!” demişti.
İşte o zaman konuşulanları dinleyenler olduğunu anlamıştık!
Kahvehanede konuşulanları dinliyorlardı, kendi aramızdaki sohbetleri dinliyorlardı! Sonra da ağzımızı hemen topladık! Tümümüz değil elbette, bazılarımız…  Ne söylediğine dikkat etmen gerekirdi artık!
Kıbrıslıtürkler ve Türkiye’yle ilgili korkular devam ederken bir de soğuk savaş havası hakim olmuştu köye böylece – şimdi bir başka korkumuz daha vardı! Çünkü size “komünist” denmesi, “hain” denmesiyle eşdeğerdi!
“Hain”likle aynıydı, hatta daha da ağırdı “komünist” diye damgalanmak!
İşte Yorgacis’in “Örgüt”ünden bu adamlardı, kahvehanede konuşulanları toparlayıp aktaran… Ve hükümete bilgi veren…
O günlerde eğer solcuysanız, hükümette herhangi bir işe giremezdiniz. Hastaneye temizlikçi olarak dahi işe giremezdiniz!
Bu insanlarla iyi geçinmeniz ve onların dostunuz olduğundan emin olmanız gerekirdi – çünkü bunların ahbabı değilseniz, hiç nedensiz size çok büyük zarar verebilirlerdi!

SORU: TMT’yle tamamen aynı hikayeler yaşandı!
SPİRO KONSTANTİNU:
Denktaş ve Yorgacis…

SORU: “Mastermind” aynıydı çünkü…
SPİRO KONSTANTİNU:
Bunlar aynı merkezlerden finanse ediliyordu… Sözde “anti-komünist”, McCarthy yıllarıydı bunlar… Amerika McCarthizm’e teslim olmuştu, dünyada herkes “Kızılları” kovalıyordu! İki toplum arasındaki sorunlara bir de bu eklenmişti! Şimdi de “Kızıllar”la başetmemiz gerekiyordu!
Toplumumuz neredeyse boğuluyordu, nefes alamaz hale gelmişti. Şuna dikkat et, buna dikkat et, şöyle yapma, böyle yapma… Şuraya gitme, şu çizgiyi aşma… Ve eğer yanlışlıkla Kıbrıslıtürk tarafına gidecek olursanız, bilir misiniz ne söylerlerdi? Beş farklı versiyon aktarabilirim size. Bunlardan biri şöyleydi: “Yolunu şaşırdı ve Türk tarafına gitti. Hemen onu yakalayıp yere yatırdılar, traktörle üstünden geçtiler… Bunu yapan Kıbrıslıtürkler’in ailelerinden birilerini kaybetmişlerdi. Bunu intikam olarak yaptılar…”
Bir başka versiyonda, “K..çlarına şişe soktular” diye anlatılıyordu… “Belkola şişesi soktular” diyorlardı.
Yanlışlıkla çizgiyi aşıp da Türk tarafına geçenlerle ilgili anlatılan hikayeler o kadar korkunçtu ki! İşkence hikayeleriydi bunlar, insanlık-dışı hikayeler, tarif ettikleri o kadar korkunçtu ki aşırı derecede dikkatli olmalıydınız…

SORU: Tamamen aynı hikayeleri, Kıbrıslıtürkler’e de anlattılar… Tamamen aynı hikayeleri anlattılar iki topluma ayrı ayrı… Kıbrıslıtürkler’e anlatılan bir hikaye, “İşte yere gömdüler kendilerini ve şiroyla kafalarını biçtiler” şeklindeydi mesela… “Bir gaminiye koyup canlı canlı yaktılar” diye anlattılar. Tamamen aynı hikayeleri anlattılar Kıbrıslıtürkler’i de korkutmak için, Kıbrıslırumlar’ı korkuttukları gibi…
SPİRO KONSTANTİNU:
Tamamen aynı hikayeler evet…

SORU: Çünkü bu hikayelerin kaynağı aynıydı! Mandıracılar!
SPİRO KONSTANTİNU:
Evet, tamamen aynı kaynaktandı bu hikayeler!
Kaynak da aynıydı, patron da aynıydı!
Ancak biz bilmiyorduk bunu, tamamen aynı hikayelerin öteki tarafta da anlatıldığını bilmiyorduk ki!
“Örgüt”ün “gücü”nün bilincine vardığımızda ve bunlar defakto hükümete dönüştüğünde… Çünkü eğer onlarla geçinemiyorsaydınız, askere gittiğinizde acı çekiyordunuz, gündelik hayatta sizi asla hükümet işine yani memuriyete falan almıyorlardı, asla öğretmen olamazdınız çünkü sizi koleje almazlardı – toplum yaşamının her yönü, bunlar tarafından kontrol edilmekteydi. Çünkü her yerde “referans” istiyorlardı – “referans” bulmak zorundaydınız işiniz olsun diye. Ve bu “referanslar” nereden geliyordu sanıyorsunuz? Bu adamlardan…
1972’de askere gidecektim… Liseyi Amerika’da okumuştum ve ondan önce de Yunanistan’da üç yıllık bir Amerikan Çiftçilik Okulu’nu bitirmiştim. 14 yaşındayken olmuştu bu. Bursla Yunanistan’da Amerikan Çiftçilik Okulu’nda okuyup sonra bu okulla Amerika’ya gitmiş, orada liseyi bitirmiştim. Geri döndüğümde pasaportumu yenilemedikleri için askere gitmiştim. Ocak 1972’ydi ve başıma ilk gelen şey ne oldu dersiniz?
Beni çağırdılar ve “Sen bir komünistsin!” dediler!
Onlara bakıp güldüm! Askere gireli sadece birkaç hafta olmuştu. Ve “çavuş” olacak olanları seçmekteydiler. Ocak 1972’de lise mezunu olmayanlar, daha sonra da lise mezunları alınmıştı askere. Ben sezon dışı gittiğim için Ocak 1972’de askere alınanlar arasında tek lise mezunuydum.
“Sen subay olacaksın” demişlerdi bana ve gelen subay listesinde de adım vardı. Üç gün sonra ise gelip “Hayır, hiçbir yere gitmiyorsun” demişlerdi…  Birkaç gün sonra “Tamam gidecen” demişler, sonra birkaç gün geçmiş ve “Hayır gitmeycen” demişlerdi. Nihayet beni çağırmışlardı…
Hakkımda “soruşturma” yaparlarken bir Yunan subayı yanıma gelerek “Sen gerçekten Amerika’da liseye gittin mi?” diye sormuştu. O günlerde bana “Amerikano” diyorlardı çünkü Amerika’dan gelmiştim.
“Evet gittim” dedim.
“Sana inanmıyorum” dedi Yunan subay. Askere giderken edilen yemini çıkararak “Bunu İngilizce’ye çevir bakalım” demişti. Ben de buna bakarak gülmeye başlamıştım.
“Neden gülüyorsun?” demişti.
“Bunu neden İngilizce’ye çevirmek istiyorsunuz ki? Herhangi birisi bunu İngilizce okumayacak ki” demiştim.
“Sana söylediğimi yap” demişti.
Satır satır çevirmeye başlamıştım ki dördüncü satırda “Dur” demişti. “Seni anlamıyorum…”
“Neyimi anlamıyorsunuz?” demiştim…
“Eğer gerçekten Amerika’daysaydın, o zaman neden seni komünist diye yazmışlar?” demişti. Çünkü “İkinci Ofis” ya da “Enformasyon Ofisi” beni “komünist” olarak marke etmişti.
“Aldığınız bilgi yanlıştır çünkü” demiştim Yunan subayına.
“Neden ama?” demişti.
Bu adam cuntacı birisiydi…
“Çünkü efendim ailemiz ve ben, cuntaya karşıyız” demiştim. “İşte bu nedenle bizi komünist olarak marke ettiler…”
“Cunta karşıtı da ne demek? Cunta diye bir şey yok ki” demişti bana.
“Yunan askeri hükümetine öyle diyoruz” demiştim. “Benim ailem solcu bir aile değildir ancak bizden hoşlanmıyorlar çünkü demokratik olmayan Yunan hükümetine karşıyız çünkü demokratik olmamakla kalmıyor, aynı zamanda çok kötü biçimde Kıbrıs’a da karışıyor” demiştim. Böyleydi bu subayla sohbetimiz.
Kasım 1973’te Atina’da Politeknik olayları meydana geldiğinde durum çok gerginleşmişti – beni askeri mahkemeye vermişlerdi falan…
Size anlatmak istediğim, “Örgüt”ün köylerimizi böyle idare ettiğiydi…
Hayatımızda olup biten herşeyi etkileyecek biçimde “bilgi” veriyordu bu “örgüt”ün adamları… İster öğrenim olsun, ister iş bulma olsun, herşey kontrolleri altındaydı. Nereye giderdiniz, kime koşardınız? Nasıl ayakta kalıp, nasıl bildiğinizi okurdunuz?
Bunun tek yolu eğer bu insanların hiçbirine ihtiyaç duymuyorsaydınız, tek yolu oydu… Ve bu insanlara hiç ihtiyaç duymamanın tek yolu da eğer size zarar veremeyecekleri bir işiniz varsaydı kendinize ait, eğer mali olarak bağımsız iseydiniz, ve eğer sizi tehdit ediyorlarsaydı silahlarla, buna karşılık verebilecek duruşu sergileyebiliyorsaydınız, tek yolu buydu… Çünkü bunların silahları vardı…
Böylece “Örgüt”ten yavaş yavaş 1972’ye, EOKA-B yıllarına geldik…
EOKA-B yılları geldiğinde, biz büyümüştük artık, çocuk değildik. Onca şey yaşamıştık, onca deneyimimiz vardı artık. Artık düşünmeye başlamıştık, eğitim görmeye başlamıştık. İngilizce öğrenmeye başlamıştık, başka analizleri, başka insanların Kıbrıs’la ilgili neler söylemekte olduğunu dinlemeye başlamıştık. Ben yurtdışına gidip dönmüştüm. Olup bitenlerle ilgili olarak farklı bir perspektifim vardı artık.
Annemin ailesi dine önem veren bir aile olduğu için çocukken papazın yardımcısı bir çocuk olarak törenlerde yer almıştım. Dedem de köyde kilisenin yapılmasına yardım etmiş kişilerden birisiydi…
Benim babam hiçbir siyasi partiye yakın değildi…
1974 öncesi, 1972’den itibaren EOKA-B, iç cephede ana oyunculardan birisi olarak kendini ortaya çıkarmaya başlamıştı.
Bizler “Ortodoks Dini Kahvesi”ne giderdik – kardeşim ve bazı arkadaşlarla oturur kağıt oynardık kahvede. EOKA-B’ciler de bu kahveye takılır ancak kendi masalarında otururlardı.
Ben bu kahvede EOKA-B’cilerle tartışmaya girerdim, yaptıkları hakkında.
“Be! Nedir yapacağınız?” derdim kendilerine.
Bazı EOKA-B’ciler yoktu ortada çünkü aranmaktaydılar. Köyden kaçmışlar, Maşera’da dağda polisten saklanmaktaydılar. Aileleri de onların nerede olduğunu bilmiyordu falan… Birkaç hafta sonra polis gidip bunları yakalamıştı çünkü birileri ihbar etmişti kendilerini. Gazetelerde elleri havada fotoğrafları çıkmıştı. Yani büyük bir olaydı bu…
Ben kahvede bunlara “Nedir başarmak istediğiniz sizin?” diye sorardım.
“Biz ENOSİS yapmak istiyoruz” derlerdi.
“Bunu nasıl başaracaksınız? Anlatın bana!” derdim kendilerine.
Bana “Bizimle ENOSİS arasında şu anda tek engel Makarios’tur” derlerdi… “Bizi reddeden odur” derlerdi.
Ben onlara eğer ENOSİS’i gerçekten gerçekleştirmeye çalışırlarsa, Türkiye’nin kesinlikle buna tepki göstereceğini anlatırdım.
Bana bunun uydurma bir hikaye olduğunu söylerlerdi!
“Türkiye Kıbrıs’ı işgal etmeyecek çünkü en son işgal hareketi İkinci Dünya Savaşı esnasında olduydu ve işgale gittiğinizde binlerce askeriniz ölür… Bu hikayeyi mahsustan Makarios yayıyor ortalığa sırf kalplerimize korku salsın diye” derlerdi bana! “Makarios bunu bizim ENOSİS hedefimizi engellemek için yayar” derlerdi.
Ben de onlara “Yunanistan’da Cunta tüm bunları yapmanız için size para veriyor ama farkında mısınız ki hiçbir zaman Kıbrıs’ın ENOSİS yapmasını istemediler?” diyordum.
Aslında hiçbir zaman ENOSİS talep etmediler, “Bana bir şey gösterin, Yunan hükümetinin ENOSİS’i desteklediğini gösteren bir kanıt gösterin” derdim kendilerine.
Böylece açık tartışmalara girişirdik bu EOKA-B’cilerle kahvehanede. Bu EOKA-B’ciler kahvehanede ceplerinde tabancaları sarkar vaziyette otururlardı bu tartışmaları yaparken kendileriyle ama onlardan korkmuyorduk. Onlardan korkmayacaktınız, onlara ihtiyacınız olmayacaktı. Bizim onlara ihtiyacımız yoktu maddi olarak ve silahlarından da korkmuyorduk. Bizim silahımız yoktu… Silahımız yoktu ama bundan sonra tuhaf şeyler olmuştu.

 

DEVAM EDECEK