Masada Denktaş’ın ruhu ve ‘çözümsüzlük çözümdür’ün dönüşü!

Niyazi Kızılyürek

Cenevre’de yapılan gayri resmi Kıbrıs toplantısına Türk tarafı Rauf Denktaş’ın eski önerileriyle gitti.

Annan Planı öncesinde Türk tarafının defalarca masaya koyduğu ve defalarca reddedilen görüşleri bir kez daha tekrarladı ve toplantının sonuçsuz dağılmasının tek sorumlusu oldu.

Kıbrıs’ın henüz AB üyesi olmadığı bir dönemde, 2000-2002 arasında, ileri sürülen bu görüşler başta BM olmak üzere uluslararası toplum tarafından kabul görmemişken, Kıbrıs’ın AB üyesi olduğu günümüzde bu görüşlerin benimsenmesini ummak, bilinçli bir çözümsüzlük politikasına tekabül eder.

31 Ocak 2000 tarihinde Cenevre’de yapılan aracılı görüşmelerde Türk tarafı ne demişse, 27-29 Nisan 2021 tarihinde, yani tam 21 yıl sonra, aynı şeyleri söylemiştir. 2002 yılına kadar sürekli olarak tekrarlanan bu görüşe göre, Kıbrıs’ta egemen eşitlik temelinde iki egemen kurucu devlete dayalı bir konfederasyon kurulmalıydı. Konfederal devlette kararlar konsensus yoluyla alınmalıydı.

“Eşit kurucu ortakların yeni bir ortaklık devleti kurması” durmadan tekrar ediliyordu ve bu “ortaklık devleti” yetkilerini “iki kurucu devletten almalıydı.
Kararlar da rotasyon ve konsensusla üretilecekti.

Bu yaklaşıma tepki gösteren BM yetkilileri konfederasyonun BM kararlarına aykırı olduğunu, bu yüzden konfederasyon görüşemeyeceklerini söylüyorlardı.

Örneğin BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Danışmanı De Soto, 23 Ekim 2000 tarihinde Kıbrıslı Türk yetkililere, Genel Sekreter’in konfederasyon tezini desteklemesinin mümkün olmadığını, çünkü bu tezin BM kararlarına aykırı olduğunu söyleyecekti.

Öyle anlaşılıyor ki, son Cenevre toplantısında da Antonio Guterres benzer görüşleri ifade etti.

8 Kasım 2000 tarihinde dönemin Genel Sekreteri Kofi Annan Cenevre’de Kliridis ve Denktaş ile ayrı ayrı görüşüp siyasi eşitlik temelinde federasyon önerdiğinde, Türk tarafı buna bir kez daha itiraz etti ve bu önerilerin müzakere zemini olamayacağını söyledi.

Bu görüşmenin ardından Ankara’ya giden Denktaş, dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile görüştü. Yapılan ortak açıklamada, “Türkye Kıbrıs’ta barış, işbirliği ve istikrarın konfederal bir anlaşma yoluyla sağlanabileceğine kuvvetle inanmaktadır” deniyordu. Kısa bir süre sonra da, 16 Aralık 2000 tarihinde, Türk tarafı görüşmelerden çekildiğini açıkladı.

Bu arada, Kıbrıs Cumhuriyeti AB’ye üye olma yolunda ilerliyordu.

Üstelik, hiçbir çözüm baskısına maaruz kalmadan...

Açıkçası, Denktaş’ın tavrı Kliridis’e yarıyordu...

Yaklaşık bir yıl sonra, 8 Kasım 2001 tarihinde Denktaş, Kliridis’i yüzyüze görüşmeye davet etti. Denktaş, bir kez daha iki kurucu devletin eşit statüsü ve egemen eşitliği temelinde yeni bir ortaklık devletinden söz ediyordu ama bu sefer bir “açılım” yaparak, oraklık devletinin “belirlenecek yetki alanlarında tek uluslararası kişilik sergileyebileceğinden” bahsediyordu. Açıkçası, Kıbrıs’ın AB üyesi olacağının kesinleştiğini bilen Türk tarafı, AB üyesi “konfederal” Kıbrıs’ın AB’de tek temsiliyetinin olabileceğini söylüyordu.

Yani, tıpkı bugün Ersin Tatar’ın söylediği gibi...

2002 yılının başında taraflar yeniden görüşmeye başladılar. 16 Ocak 2002 tarihinde eski Lefkoşa havaalanında başlayan görüşmelerde Türk tarafı masaya bir kez daha ortaklık devleti tezini koydu ve iki kurucu devletin devredeceği yetkilerle kurulacak olan ortaklık devletinin kurulmasından en az 24 saat önce tarafların birbirlerini tanımasını talep etti.

Annan Planı öncesinde Türk tarafının son önerileri 29 Nisan 2002 tarihinde BM’ye verildi.

Bu önerilerde de iki kurucu devletin oluşturacağı ortaklık devletinden söz ediliyordu. iki egemen eşit devlet tarafından yapılacak bir anlaşmayla kurulacak olan ortaklık devletinde (konfederasyon) dönüşümlü başkanlık ugulanacak ve kararlar oybirliğiyle alınacaktı... Ayrı egemenliğin kabülü halinde, toprak verilebileceği ima ediliyordu...

Görülebileceği gibi, bugün Ersin Tatar ve Türkiye’nin ileri sürdüğü görüşler ne yenidir, ne de yaratıcıdır!

Kıbrıs’ın AB üyesi olmadan masaya konulan bu görüşlerin Kıbrıs’ın AB üyesi olmasından sonra kabul edilmesini beklemek, uluslararası toplum nezdinde yalnız kalmak demektir.

AKP hükümeti açısından bunun olumsuz sonuçları olacağı kesindir. Bu durumda, Türk-AB ilişkilerinde ilerleme sağlanması çok zor olacaktır.

 

Etik Sorunu

Fakat konunun siyasi etik açısından da bir-iki boyutu var.

AKP hükümeti Cenevre’de Denktaş’ın yolundan giden Ersin Tatar, Ergün Olgun ve Tahsin Ertuğruloğlu ile birlikteydi. Oysa bu üçlü, Annan Planı sürecinde, yukarıda özetlediğimiz görüşler temelinde AKP hükümetine karşı acımasız saldırılarda bulunuyor ve ordunun AKP hükümetine darbe yapması için dua ediyordu.

Etik boyutun diğer yüzünde ise, AKP hükümetinin Kıbrıs Sorununu ve Kıbrıslı Türklerin geleceğini, AB ile yaptığı pazarlıklarda koz olarak kullanması vardır.

Nitekim BM Genel Sekreteri bir-kaç ay sonra yeni bir toplantı çağırabileceğini söyledi. AKP hükümeti bu süre zarfında ne elde edebileceğine bakıp yeniden karar verecek. Yani, istediklerini elde edene kadar, Kıbrıslı Türkleri kullanmaya devam edecek...