Mahkemenin kararını KALDIRMAK mı dediniz?

Tümay Tuğyan

Murat Kanatlı davasının bu şekilde sonuçlanmış olması, çok da sürpriz olmamalı.

Anayasa Mahkemesi’nin, ilgili dava konusunda 2013 yılının Ekim ayında verdiği karara bakarak, bunu görebilmek mümkün.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin, düşünce, vicdan ve din özgürlüğünü teminat altına alan 9. Maddesi’ne ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, AİHS’nin 9. Maddesi’ne binaen, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu ve vicdani ret hakkını tanımayan ülkeler aleyhine verdiği hükümlere dikkat çeken Anayasa Mahkemesi,  ancak buna rağmen KKTC yasalarının, bu hakkı tanımadığına işaret etmişti.
Hâl böyleyken, alt mahkemenin, üst mahkemenin kararının, yani aslında yasaların hilafına bir karar üretmesi beklenebilir mi?
Burada mesele, yasa koyucunun, Anayasa Mahkemesi’nin yaktığı bu yeşil ışığı fırsat bilerek, gerekli düzenlemeleri hayata geçirip geçirmediği.
Çünkü Mahkeme, ilgili kararına, şu eklemeyi de yapmıştı:
‘Askeri hizmet yerine sivil kamu hizmeti yapılmasına olanak tanıyan bir düzenlemeye iç hukukta yer verilmesi, tamamı ile yasa koyucunun, yani yasama organının değerlendirme ve takdirindedir’...
Yani meclise, ‘ilgili yasal düzenlemeni yap’ çağrısında bulunmuştu.
O günden bugüne, mevcut durumu değiştiren herhangi bir yasal değişiklik yapılmadı.
Hukukçular, ikiye bölünmüş durumda.
Bir kısmı, Anayasa’nın 74. Maddesi’nin 1. Fıkrası gereği, vicdani ret hakkının yasada yapılacak bir değişiklikle hayata geçirilmesinin mümkün olmadığını, bunun için doğrudan Anayasa’nın değişmesi gerektiğini iddia ediyor.
Diğer kısmı ise, 74. Madde’nin 2. Fıkrası’nın, bu sorunun yasal değişiklikle halline olanak tanıdığını savunuyor.
Bu konuyu çözmek için belki de geniş katılımlı bir hukuk platformu oluşturarak hazırlanacak yasal değişikliği hayata geçirip, Anayasa Mahkemesi’nin önüne çıkmak lazım.
Esas önemli olan, mahkemenin yorumu çünkü.

***

Murat Kanatlı kararının okunmasının ardından, mahkemeye yönelen bir öfke ve muhtemelen biraz da duygusal güdülerle gündeme taşınan bir talep var:
‘Meclis’in acilen toplanarak mahkemenin bu kararını kaldırması’...
Hangi konuda olursa olsun, kullanılan terminolojinin çok ama çok önemli olduğuna inanan bir insan olarak, Meclis’ten, mahkemenin kararını ‘KALDIRMASINI’ talep etmenin, demokratik hukuk devleti içerisinde hiç de yakışık almadığı iddiasındayım.
Bu ifade, kaç gündür sosyal medyada dolaşımda ve dolaşımda kalmaya devam ettikçe, meclisi mahkemenin üzerinde gören bir bakış açısı yaratılmasına vesile oluyor.
Oysa yasama organının, BAĞIMSIZ yargı organının kararlarını ‘KALDIRMAK’ gibi bir yetkisi yok.
Demokratik hukuk devletlerinde, meclislerin, mahkeme kararlarını kaldırdığı nerde görülmüş?
Meclis'in ne böyle bir yetkisi ne de misyonu var.
Anayasa’nın, mahkemelerin bağımsızlığını düzenleyen 136. Maddesi’nin 3. Fıkrası aynen şöyle diyor:
‘Görülmekte olan bir dava hakkında, Cumhuriyet Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz; görüşme yapılamaz veya herhangi bir demeçte bulunulamaz.  Yasama ve Yürütme organları ile Devlet Yönetimi makamları, mahkeme kararlarına uymak zorundadır.  Bu organ ve makamlar, mahkeme kararlarını hiçbir surette değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.’
Dolayısıyla taleplerimizi gündeme getirirken, kullandığımız terminolojiye dikkat etmemiz gerekiyor.
Meclis’in burada yapabileceği şey şu; yine Anayasa’nın ona verdiği yetkiye dayanarak, kişiye özel af çıkarmak.
Bu yetki, 1983 yılında, Kıbrıs Türk Federe Devleti tarafından, gazeteci Arif Hasan Tahsin için kullanılmış.
Kıbrıs Türk Federe Meclisi, 4 Kasım 1983 tarihli birleşiminde, 52/1983 sayılı, Arif Hasan Tahsin Desem’in Affına İlişkin Yasa’yı kabul etmiş ve  gazetecinin çarptırıldığı ceza, bütün hukuki sonuçlarıyla birlikte affedilmiş.
Şimdi Meclis’ten, benzeri bir af yasası çıkarması talep edilebilir.
Bunun için bir inisiyatif oluşturulabilir.
Bunda yasal olarak bir engel yok.
Ancak unutmamak lazım,  her vicdani ret hakkını talep eden kişi için Meclis’in af prosedürünün işletilmesi, çok da sürdürülebilir değil maalesef.
Çünkü Sevgili Murat’ın yolundan gitmek isteyen pek çok ‘askerlik veya seferberlik’ yükümlüsü, yasal mevzuat değişmediği sürece benzeri cezai yaptırımlarla karşı karşıya kalacak.
Sorunu kökten çözmenin yolu, Meclis’ten ‘af’ değil, ‘vicdani ret düzenlemesi’ talep etmekten geçiyor.
Eğri oturalım, doğru konuşalım!