Ledra Palas’ın gölgesinde bir yutkunuş: Brandy Sour

Cenk Mutluyakalı

Ledra Palas, adanın bir dönem en lüks, en görkemli otellerinden biriydi…

Yıllardır Lefkoşa’nın tam ortasında, sarı kum taşı duvarlarında taşıdığı kurşun delikleriyle bize bölünmeyi hatırlatıyor.

1949’da kapılarını açtığında kralları, astronot Yuri Gagarin’i, ışıltılı Avrupalı turistleri ağırlayan bu yapı zamanla savaşın, barikatların ve bölünmüş bir coğrafyanın sessiz tanığına dönüştü.

***
Antilogos Tiyatrosu’nun Brandy Sour oyununu, Ara Bölge’deki Goethe Enstitüsü’nün bahçesinde, Ledra Palas’ın hemen gölgesinde izledik.

Mekânın kendisi de oyunun bir parçasıydı sanki…

Ledra Palas’ın geçmişi ve burayla yolu kesişen insanların tanıklıkları üzerinden Kıbrıs’ın ortak tarihini, belleğini ve bölünmüşlüğünü bir kez daha sorguladık.

Oyun, adanın hafızasını içecekler üzerinden son derece yaratıcı ve insani bir izlekle kuruyor.

Rivayet şu…

Mısır Kralı Faruk, Kıbrıs’ı ziyaret ettiğinde, Müslüman bir hükümdar olarak göz önünde alkol tüketmek istemez. Barmenden, limonatayı andıran bir kokteyl hazırlamasını ister.

Barmen de tam bir Kıbrıs dengesi kurar!

Yerli konyağı tatlı limonata, ekşi limon ve acı şurupla karıştırır.

Brandy Sour böyle doğar.

***
Konyaktan ninelerimizin nanesiyle serinleten ayrana, zivaniyadan lavanta çayına, sumadadan kumandarga şarabına kadar her içecek, adanın bir dönemine, bir insanına, bir yarasına dokunuyor.

Kıbrıslı Türk bir işçinin, Ermeni Aleksiyan Efendi’nin elinden ayran içebilmek için her sabah barikatlardan geçişini dinlerken içimiz sızlıyor.

“Aleksiyan Efendi’nin elinden son kez ayran içtim. Bir daha ne ayran eski tadında oldu, ne hayat…”

Bir bardak ayranın içine ne kadar çok tarih, ne kadar çok özlem, ne kadar çok kayıp sığabiliyor…

***
Kıbrıs’ı sahnede birleştirerek kendi devrimlerini yapıyor adeta sanatçılar…

Adanın ağır, travmatik ve çatışmalı geçmişini boğucu bir dram yerine mizahla, incelikle, insani bir sıcaklıkla anlatıyor oyun.

Son dönemde iki toplumdan oyuncuların aynı sahnede buluştuğu yapımları daha sık izliyoruz.

Türkçeyi ve Yunancayı aynı ritimle, aynı duyguyla duyuyoruz.

Antilogos Tiyatrosu’nun bu oyununda da harika kurulmuş bu denge.

İki ayrı dil değil sanki…
Tek bir lisan.

Çoğu zaman üst yazılara bakmaya bile gerek kalmıyor.

Belki de siyasal hayatımızda başaramadığımız bir şeyi başarıyor sanat. Birbirimizi anlamak için her zaman tercümeye ihtiyacımız olmadığını hatırlatıyor.

Sahneden kalbimize dökülen cümleler yine hüzünlü elbette…

“İnsan barikatlarda bekledikçe biraz küçülür. Kimse söylemez ama küçülür. Barikatta durmak ve kendi ülkene girmek için izin beklemek insanı küçültür.”

***
Konstantia Soteriou’nun yaratıcı metni, yönetmen Neoklis Neocleous’un tempolu rejisi ve oyuncuların içtenliğiyle güçlü bir sahne deneyimine dönüşüyor.

Kimi sahnelerde oyuncuların rollerinden sıyrılıp kendi deneyimlerini, adaya dair duygularını paylaşmaları oyunun etkisini daha da artırıyor.

İzel’in sözleri gibi…
“Bir yerlerde dününü kaybeden insanlar, eski evlerini, anılarını, hayatlarını arıyor, bizim nesil ise kaybettiği yarınını arıyor…”

Bir kuşak geçmişini arıyor.
Bir başka kuşak, elinden alınmış geleceğini…

Ama İzel orada durmuyor.
Beklemek yerine bir şeyler yapmayı deniyor. Ötekilerin dilini öğreniyor, tiyatroyla sınırları aşıyor. Yeni insanlar tanıyor. Adanın her köşesinde kendini özgür hissetmeyi, adanın tamamını sahiplenmeyi seçiyor…

“Şimdi devam edeceğiz… Kendi devrimimizi yapmaya…”

Hristina’nın sözleri de bir başka yerden dokunuyor insana…
“Anahendo, başıboş demek. Çok sevdiğim bir sözcük… İşte bu yüzden Kıbrıs ağzını seviyorum. Çünkü nettir. Başıboş, bir efendiye bağlı olmamaktır. Kıbrıs için de bunu istiyorum. Bu yerin tek efendileri Kıbrıslı Rumlar, Kıbrıslı Türkler, Ermeniler, Maronitler ve Latinler olsun…”

İki ayrı kişisel anlatı…
Ama aynı özlem.
Kendi ülkesinde özgürce yaşamak.

Şerife Mersinli, İzel Seylani, Iliana Kakkoura, Andriani Neokleous, Fotis Fotiou, Hristina Hristofyas ve müzisyen Savvas Hrisostomou harika bir deneyim sundu bizlere.

Yine duygulanarak izledim.

Bir zamanlar insanların birlikte eğlendiği, dans ettiği, birbirine âşık olduğu bir otelin gölgesindeydik.

Şimdi aynı yerde barikatlar var.

Bir yanda kurşun izleri, öte yanda tiyatro sahnesi…

Bir yanda bölünmüşlüğün sessizliği, öte yanda Türkçe ve Yunanca birbirine karışan sesler…

Brandy Sour, Kıbrıs’ın acı, tatlı, ekşi bütün tatlarını aynı bardakta buluşturuyor ve bütün bu acılara rağmen ortak bir hayatın hâlâ mümkün olduğunu hissettiriyor.

Oyundan geriye kalan en güçlü cümlelerden biri şu: “En büyük acımız birbirimizden ayrılmış olmamız değil. Bizi ayırdıklarını kabullenmiş olmamız.”

Yine kabullenemedim…