KUDÜS! EY KUDÜS!

Sinan Dirlik

 

20 yıldan sonra İsrail ile Filistin arasında sürdürülebilir bir barıştan söz etmek mümkün değil. Ben artık zamanı geldi diyorum. Kudüs İsrail’in başkenti olarak tanımanın zamanı geldi” dedi ABD Başkanı Trump ve o kibirli gülümsemesiyle elindeki bombayı Ortadoğu’nun göbeğine bıraktı.

Dünyada “durup dururken” alınan bu tanıma kararının “zamanlaması” şaşkınlık yarattıysa da Trump “artık zamanı geldi” demişti bir kere. Geçtiğimiz Mayıs ayında Riyad’da ABD- Arap İslam Ülkeleri Zirvesinin hemen ardından Radikal Düşünceyle Mücadele Merkezi’nin açılışından dünyaya servis edilen meşhur karede Mısır Devlet Başkanı Sisi ve Suudi Kral Selman ile elini cam bir kürenin üzerine koyarak poz veren Trump, belki de “bu işin zamanının geldiğini” daha o gün netleştirmiş, sadece açıklamayı kendi ajandasında en uygun tarihe bırakmıştı.

Hristiyanların Noel, Yahudilerin Hannukah döneminde olmamızın ve İsrail’in kuruluşunun kapısını aralayan Balfour Deklarasyonunun 100. Yılını “idrak ediyor” olmamızın ya da Flynn davası, çevresindeki isimlerin birer birer görevden alınmaları veya ayrılmalarının bu zamanlama açısından bir önemi var mı bilinmez fakat Trump’ın bu kararı alırken çok da başına buyruk ve “hadi bir çılgınlık yapıp dünyayı gereyim” demediği muhakkak…

Neo Con’lar için artık çiğnene çiğnene kabak tadı veren sakıza döndüğü bir konjonktürde, “küresel dünyaya” entegre olmayı başaran Çin ve büyük çöküşe rağmen dişlerinin sökülemeyeceği anlaşılan Rusya’ya karşı “ulusal ekonomilere dönüş” sinyalleri veren Trump, belki de küresel rüyanın fişini çekecek lider olacak.

Küresel kapitalizm cini yeniden ulusal şişelere tıkıştırılabilir mi, bu elbette önümüzdeki dönem yaşayarak görebileceğimiz bir mesele fakat bildiğimiz bir şey var ki kapitalizmin en azından bir dönem başarılı biçimde deneyimlediği küreselleşmeyi emek dünyası başaramadı… Fıtratı gereği küreselleşmesi gereken emek, şu geride bıraktığımız 20-30 yılda kapitalizm kadar olsun bir küreselleşme fırsatını deneyimleyemedi… Bu ayrı konu… Dönelim biz Ortadoğu’ya… Malum, gözümüzü ufka çevirecek mecal bırakmayacak kadar yüklü gündemler yığar önümüze efendiler…

Trump’ın Kudüs çıkışı, ABD’nin aslında bilinen bir gerçeği, İsrail odaklı Ortadoğu politikasını artık maskelemeye gerek duymaması olarak da yorumlanabilir. ABD ilk günden beri Filistin sorununun çözümü için çaba gösterir-miş gibi yaparken hiçbir zaman “müttefiki İsrail’e rağmen” atılacak bir adımın yanında olmayacağının altını da her fırsatta çiziyordu. Trump, daha seçilmeden önce demokratların utangaç Ortadoğu siyasetini daha da ileri taşıyacağını ve açıktan bir İsrail yanlısı politika izleyeceğini de gizlememişti.

Bu açıdan bakıldığında Demokratlar karşısında Trump’ı “ehven-i şer” olarak gören ve kazanmasını iştahla destekleyen bizdeki İslamofaşistlerin o kadar da öngörüsüz olmadıkları anlaşılıyor. Trump ve ABD’deki Neo-Con siyasete dönüş, Ortadoğu’yu özlediği eski çatışma ve gerilim günlerine döndürmeyi başardı. Şimdi İsrail karşıtı siyasi farfarlık her türlü ekonomik, sosyal, siyasal sorunun boğuntuya getirilmesine ve muhafazakâr tabanın yeniden konsolide edilmesine uygun iklimi yaratabilecek.

Gırtlağımıza kadar gömüldüğümüz Ortadoğu coğrafyasında Kudüs, Filistin davası hep kullanışlı bir malzemeydi. Ortadoğu’nun tüm otoriter rejimleri, hoşnutsuz kitlelerin öfkesini Kudüs’ün fethi masallarıyla manipüle ettiler hep.

İhtiyaç hasıl olduğunda Mavi Marmara gemisine doldurulan aktivistleri cihada gidermişçesine uğurlamaktan kaçınmayan İslamofaşist rejim, ihtiyaç sona erdiğinde “Giderken bana mı sordunuz?” diyebildiği gibi, İsrail’den talep edilen tazminat anlaşmasında Kudüs’ün başkent olarak telaffuz edilmesini sorun etmeyecek oportünizm kapasitesine sahipti her zaman.

Rıza’nın itiraflarının muhafazakâr Müslüman tabanda yarattığı kafa karışıklığı ve hoşnutsuz homurdanmaları “Kudüs! Ey Kudüs!” nidalarıyla bastırmanın fırsatı doğdu işte…

Şimdi artık kapitalizmin “kara Cuma” larına karşılık, “Öfke Cumaları” ile kalabalıklar, İslamofaşist sloganlarla sokaklara dökülebilecek. Kudüs’ü kurtarma rüyası pompalanarak, ortalığa saçılan her türlü yolsuzluk skandalının üzerini örtmeye çalışılabilecek. Suriyeli sığınmacılara karşı nefretlerini gizleme gereği bile duymayanlar, mültecileştirilmiş Filistin halkına riyakâr övgüler düzebilecek, öte yandan İsrail ile ekonomiden askeri işbirliğine her alandaki “sıcak ilişkilerini” geliştirmeye devam edebilecekler.

Din ve milliyetçilik, bu coğrafyada her zaman olduğu gibi en makbul siyaset dili olacak.

Yine tuzu kurular, güzellemeler düzecekler İntifada’lara… Yine elinde taş, yalınayak sokaklara dökülecek çocukların kanı karışacak toprağa.. Ve yine o çocukların kanı üzerinden siyaset yapanların ticaretine ticaret, paralarına para katılacak…

Bir arada, birbirini kabul ederek barış içerisinde yaşamama inadımızdan beslenen lanetimiz bu bizim…