Kraliçe’nin konuşması

Tümay Tuğyan

Yüzyıllar boyunca yaygın devlet yönetim biçimi olarak karşımıza çıkan ancak dünyadaki siyasal ve toplumsal dönüşümlerin bir sonucu olarak esasen 18’inci yüzyılın sonlarından itibaren ya ortadan kalkan ya da biçim değiştiren monarşiler, günümüzde artık çoğunlukla, demokratik siyasal yönetimlerin sembolik hükümranları olarak varlıklarını sürdürüyorlar.

Bugün Suudi Arabistan ya da Katar gibi, monarkın tüm yetkileri mutlak bir biçimde kullandığı birkaç devletin dışında, iki tür monarşik yapıdan söz edebiliriz. Yine toplamda sayıları 10 civarında bulunan ve bizim ‘Meşrutiyet’ olarak bildiğimiz şekliyle, monarkın yetkilerinin anayasal olarak kısıtlandığı ‘Anayasal Monarşiler’ ( Bahreyn, Ürdün, Kuveyt, Monako gibi ülkeler) ve monarkın sadece sembolik biçimde devletin başı olmaya devam ettiği ancak yasama ve yürütme yetkisinin, tümüyle, halk tarafından seçilmişlerin elinde olduğu ‘Parlamenter Monarşiler’…

Avrupa kıtası da dahil olmak üzere bugün dünyanın birçok ülkesinde varlığını sürdüren Parlamenter Monarşiler arasında, Danimarka, Belçika, İsveç, Japonya, Norveç, İspanya gibi demokrasileri örnek verebiliriz, fakat hiç şüphe yok ki bunlar arasında akla ilk gelen ülke, Büyük Britanya’.

***

Dünyada parlamenter rejimin doğduğu ülke olan ve dönem dönem monark, mutlak yetkilerini  geri alsa da, 1215 yılında imzalanan Magna Carta ile beraber demokrasiye geçiş anlamında büyük bir adım atan Büyük Britanya, bir yandan demokrasinin en etkin bir biçimde hayat bulduğu ülkeler arasında üst sıralardaki yerini korurken, diğer yandan ise kraliyet ailesine son derece bağlı bir ülke olma özelliğini sürdürüyor.

1953 yılında tahta çıkan Kraliçe 2’nci Elizabeth, bugün hukuken  sadece sembolik olarak devletin başı olsa da, manevi anlamda Britanyalıları bir arada tutan çok önemli bir figür ve bu figür geçtiğimiz akşam, koronavirüs salgını nedeniyle her anlamda tam bir kaosun yaşandığı ülkesini ‘sakinleştirmek’ için, halkının karşısına çıktı, siyasi tarafsızlığını korumak adına Brexit sürecinde dahi sessizliğini bozmazken, hükümetin yüzüne gözüne bulaştırdığı ‘salgın yönetimine’ karşı giderek büyüyen halk öfkesini biraz olsun bastırabilmek için ekranlardaki yerini aldı.

Ulusal Sağlık Sistemi NHS’in kapısından içeri girmenin neredeyse imkansızlaştığı, halkın PCR testlerine erişim anlamında çok büyük sıkıntılar yaşadığı, pozitif vakaların kendi kendilerini izole etmeleri için evlerine yollandığı bir dönemde, test sonucu pozitif çıkan Başbakan Boris Johnson’un almakta olduğu üst düzey sağlık hizmeti nedeniyle öfke kat sayısı iyice yükselmiş ve görünen o ki Elizabeth’in ‘müdahalesine’ ihtiyaç doğmuştu.

***

Kraliyet ailesinin varlığı, özellikle 1960’lı yıllardan itibaren, İşçi Partisi’nin liderlik ettiği ‘sol’ tarafından yüksek sesle sorgulanmaya başlandı. Sol, ideolojik doğası gereği monarşiyi sorgularken, sol’un en ‘solundaki’ kanat, 1996 yılında, aralarında İşçi Partisi eski başkanı Jeremy Corbyn’in de bulunduğu 6 milletvekilinin imzasıyla, bu amaçla parlamentoya bir de yasa önerisi sunmuştu.

Bu görüşün, hem parlamentonun, hem de halkın büyük çoğunluğunca destek bulmayışının önemli sebeplerinden önemli bir tanesi, kuşkusuz kraliçenin şahsında vücut buluyor.

Bir yanda kraliyet, Büyük Britanya İmparatorluğu’nun geçmişte dünyaya hükmeden gücünü hatırlatması bakımından simgesel anlamda büyük bir değer olarak orada dururken, diğer yanda ise 2’inci Elizabeth’in kişisel özellikleri, gerek siyasi tarafsızlık konusunda her daim gösterdiği hassasiyet, gerekse siyaset dışındaki konularda sansasyon yaratacak her türlü açıklamadan uzak duruşu, 67 yıllık hükümranlığı süresinde edindiği deneyim, insan ilişkilerindeki başarısı ve sempatikliği, o makamı halkın büyük çoğunluğunun gözünde dokunulmaz bir mertebeye konumluyor.

Bundan 25 yıl önce kraliyet kaldırılsın diye yasa önerisi sunan Jeremy Corbyn’in, geçtiğimiz Aralık ayında yapılan genel seçimler öncesinde katıldığı bir televizyon programında bu konudaki bir soruyu, ’kaldırılmalı’ demek yerine, ‘yeniden düzenlenmeli’ diyerek yanıtlaması da, şüphesiz kraliçenin arkasındaki halk desteğini kırmanın pek de kolay olmadığını bilmesinin bir sonucu.

***

Kraliçe Elizabeth’in babası 6’ncı George’un,1936 yılında, abisi 8’inci Edward’ın aşk uğruna tahttan vazgeçmesi sonucu apar topar tahta çıkmasının hikayesini, 2010 yapımı Tom Hooper imzalı ‘Kral’ın Konuşması’ (King’s Speech) filminde izlemiştik.

Kekeme olan kral, bu nedenle halkına hitap edemiyor, sorunun üstesinden gelebilmek için yıllarca gizlice tedavi görüyor ve tahta çıkışından tam 3 yıl sonra, İkinci Dünya Savaşı’nın patlak verdiği günlerde ilk konuşmasını yapmak üzere mikrofonun başına geçebiliyordu. O döneme şahitlik eden kaynakların , ‘İşte o gün, halkın ihtiyaç duyduğu kral oldu’ dediği o meşhur konuşmasıyla, Britanya ulusal direnişinin sembolü haline gelen 6’ncı George’un bu hikayesi, kızı Elizabeth’in önceki gün yaptığı konuşmanın ardına eklemleniyor, Britanya kamuoyu, kraliçenin ‘birlik ve beraberlik’ çağrısıyla, salgına karşı büyük bir manevi birliktelik duygusuna davet ediliyor.

Ülkenin tam bir kaosa dönen salgın yönetiminin halkta yarattığı öfkeyi uzun vadede dizginlemeye muktedir olur mu bilinmez ama, kraliçenin konuşması, şimdilik ortamı biraz da olsa yatıştırmışa benziyor.

Monarşiye şüpheyle bakan sol basın bile bu ortamda Elizabeth’in konuşmasını; ‘siyasilerin başaramadığı moral liderliği halka verdiği’ gerekçesiyle, selamlıyor.