Kozanköy’de yeni kazılar…

Sevgül Uludağ

Kayıplar Komitesi’nin adamızın kuzeyinde ve güneyinde yürütmekte olduğu kazılara kesintisiz biçimde devam edilirken, Kozanköy’de (Larnaka dis Lapityu) yeni bir kazıya başlandığı, yol kenarında bulunan bir gaminide iki “kayıp” Kıbrıslıtürk’ün gömü yerinin burada aranmakta olduğu öğrenildi.

Kayıplar Komitesi kazıları, iki toplumlu kazı ekipleri tarafından yürütülüyor ve ekiplerde her iki toplumdan arkeologlar, şirocular ve diğer çalışanlar yer alıyor. Kazılarda gerek 1963, gerekse 1974 “kaybı” Kıbrıslıtürk ve Kıbrıslırumlar’ın gömü yerleri aranıyor.

Kayıplar Komitesi’nden elde ettiğimiz bilgilere göre halen Güngör’de (Kutsovendi), Templos’ta (Zeytinlik) Ulukışla’da (Maratovuno), Lapta ve Aşşa’da (Paşaköy) kazılar devam ediyor. Aşşa’da bir “kayıp” Kıbrıslırum’un gömülü olduğu sanılan bir kuyu aranıyor. Kıbrıs’ın kuzeyindeki kazılar böyle iken, Kıbrıs’ın güneyindeki kazılar ise Lefkoşa’da Strovulos bölgesinde ve Baf-Dillirga yöresinde Pomo’da sürdürülüyor.

Kazı ekiplerindeki tüm arkeologlarımıza, şirocularımıza ve diğer çalışanlara “Çok kolay gelsin” diyoruz…”


Türkiyeli yazar, şair ve akademisyenlerden Ermenistan ve Azerbaycan için çağrı:

"Ölüm ve yıkım getiren her tür savaşa karşı çıkıyoruz"

Türkiye’de yazar, şair, işçi, akademisyen 800 aşkın yurttaş, Ermenistan-Azerbaycan arasından Dağlık Karabağ’da yaşanan çatışmaların durdurulması için “Savaşa, nefrete, düşmanlığa hayır. Barışa evet” başlıklı bildiri yayınladılar.

"Ölüm ve yıkım getiren her tür savaşa karşı çıkıyoruz" denilen açıklamada, şu ifadelere yer verildi:

"27 Eylül'de savaş yeniden Azerbaycan ve Ermenistan halkların gündemine girdi. Savaşın nedeni yüzyıllık Dağlık Karabağ meselesi. Sovyetler Birliği'nin 90'larda çökmesinden sonra, bu iki ülke arasında aynı nedenle yaşanan savaştan çözüm çıkmamıştı. Kalıcı bir çözüm görünmüyor.

"Savaş ve şiddet gibi kanlı çözüm yolu toplumlar için yıkıcıdır ve acı biriktirir. Bu yolla kalıcı çözümlere gidilemediğinin bilincinde olmak, sorunların çözümünde diyalog ve müzakerede ısrar etmek gerekir. Azerbaycan ile Ermenistan savaşı üzerinden "millicilik" üretenler ve iktidar erbabı, HDP'yi 'ihanetle' suçluyor.  HDP'nin 'ihanet suçu' nedir?

"Bu iki komşu ülke arasında patlak veren savaşa, Meclisteki partilerin hazırladığı Azerbaycan destekli bildiriye destek vermemektir. Suriye savaşının başladığı yıllardı.

"30 civarında İslami kimlikli insanımız, iktidarın Suriye'de" üçüncü yol mümkündür" başlıklı bir bildiri yayınlamıştı. Mütedeyyin camiada ilk ciddi kırılmaları getiren bu açıklamada imzası olan dindar insanlar, "din" adına şiddetli saldırılar, linç ve tehditlere maruz kalmıştı.

"Yıllar geçti. Tarih tanıktır. Sonuç ne oldu? Bir milyon civarında insanın ölümü, sönen ocaklar, yakılıp yıkılan ülke, Türkiye'ye gelen 5 milyon üzerinde göçmen hayatlar.

"Herkes savaş politikalarına destek vermek zorunda değildir. Savaşa destek vermemek hainlik değil, aksine insanlığa ve yaşama sahip çıkmanın bir gereğidir.

"HDP 6,5 milyon seçmenin barış, demokrasi ve özgürlük arayışıdır. 6,5 milyon yurttaşın temsiliyetinine dayanan meşru bir yapılanmadır. Milyonlarca insan barış istiyor diye 'hainlikle' itham edilmesi, 'tekçi' ve 'iç düşmancı' politikalardır. Türkiye toplumu ve halklarının bir arada yaşama iradesi ve arzusunun, artan nefret ve milliyetçi/şöven politikalar sonucu yok olma sınırlarına geldiği artık görülmelidir.

"Meclisteki konuşmasında, savaş yerine barış ve diyalog çözümü talep eden Garo Paylan, HDP MYK üyesi, Türkiyeli Ermeni bir yurttaşıdır. Hrant Dink'in acısı, insanımızın adalet duygusu çok derinden sarstı. Bu yüzden acının yarattığı travmayı çok yakından tanıyor ve hissediyoruz. Tamda bu nedenle barışa sahip çıkmak, insanlarımızın hedef alınmasına karşı bir arada olmak ve birleşmek zorundayız."

(BİANET.ORG – 11.10.2020)


“Kafir evlat…”

Murat TÜRKER

“Savaş öncesinde normal bir yaşantımız vardı…

Hayatımızda din yoktu…

Savaş sonrasında ise babam sık sık camiye gider oldu…

Bazı adamlarla tanışıp bazı kitaplar okumaya başladı…

Sakal uzattı, annem başını örttü…

Mazide herkes merkez camisinde namaz kılardı, ayrışmalar başladıktan sonra farklı mezhepler otaya çıktı…

Sufiler, Vehhabiler, tekfirler derken eskiden dost olanlar birbirinden nefret eder hale geldiler…

Müslüman olmayanlara karşı da babamın tavrı değişmişti…

Onların Müslümanlar’a göre daha değersiz olduklarını düşünmeye başlamıştı…”

Bir zamanlar muhtelif din ve etnik kökenden birçok milleti bünyesinde barındırmış olan Sosyalist Yugoslavya’nın dağılma sürecinde, çocuk yaştaki Dino’nun yaşadıkları onda derin izler bırakmış.

Barış yanlısı kadın yönetmen Nejra Latić Hulusić’in kotardığı Kâfir (Ćafir/The Infidel) başlıklı belgesel travmalı kahramanıyla empati kurmamızı sağlarken radikalleşen Müslüman toplumuna ve bilhassa Vehhabiler’e göz atmamıza imkân tanıyor.

Geçen Ağustos ayında Kosova’nın Prizren kasabasında düzenlenmiş DokuFest’te dünya prömiyeri yapılan 63 dakikalık belgesel ataerkil toplum rejiminde bir erkek evladın baba otoritesi altında nasıl ezildiğini de gözler önüne seriyor.

Müzik dinen yasak!

Temelde tüm film gündelik hayatında takip ettiğimiz Dino’nun monoloğundan ibaret diyebiliriz. Mazisini bize sakin sakin aktarırken aslında iyi bir anlatıcı ile karşı karşıya olduğumuzun farkına varıyoruz.

Onu derinden etkileyen olaylar başladığında çocuk olduğunu, esasen olanları o zamanlar çok umursamadığını, gereğince analiz edemediğini hatırlıyor.

Baba figürü sert olunca ister istemez ondan korktuğunu, otoritesinden dolayı onu sorgulayamadığını da anımsıyor. Şimdi olsa babasına karşısına alıp konuşmak isteyeceğinden dem vuruyor.

Ne de olsa babasının annesi Katolik bir Hıristiyan, babası ise inançlı bir komünistti; fakat Yugoslavya savaşı sonrasında o dinle alakası olmayan adam inanılması güç bir değişim geçirmişti.

Dino evlerinin dış cephesinde yapılmakta olan bir tamirat sırasında babasının inşaat iskelesinden düşüp kafasını çarptığını, koku alma duyusu dışında o kazadan sonra aklını da biraz yitirdiğini belirtmeden edemiyor.

Dino müzik dinlemeyi çok sevdiğini (üzerindeki Nirvana tişörtünden de belli), fakat müzik dinlemenin dinen yasak oluvermesiyle bunu bir baskı gibi hissetmeye başladığını, müzik dinleyemediği zaman acı çektiğini hatırlıyor.

Dino’nun, şahsi kanaate yer vermeyen, tartışmasız kabul edilmesi beklenen emirlere uymaktan zevk almadığı kesindi. Evlerine sonradan girmiş muhtelif dinî prosedürlerden sadece Kur’an okumaktan hoşlanıyordu, bunun da Kur’an okurken aldığı müzikal hazdan kaynaklandığının farkındaydı.  

Günümüzde uzaktan da olsa iletişim halinde olduğu annesine yönelik olarak tek bir eleştiriyi dillendiriyor dertli Dino. Annesiyle çok yakın oldukları o yıllarda babasının aniden empoze etmeye başladığı dinî kurallardan annesinin hoşlanmadığını bildiğini, yine de bu durumu kocasına hemen ifade etmediği için annesini içten içe suçladığını belirtiyor.

 

Stigmaları aşamamak

Kapalı bir aile ve toplum yapısından gelip farklı bir çevreden Hırvat kökenli bir genç kadınla tanıştığında ise Dino’nun düzeni adeta altüst olmuş.

Hayatının sadece kendisine ait olduğu, yaşamına istediği gibi yön verebileceği bilincini ona aşılayan sevgilisiyle yoğun bir aşk yaşıyorlarmış. Fakat ilişkilerinden haberdar olan aileleri gençleri ayırmaya girişmişler. Genç kadının ebeveyni Vehhabiliği ön plandaki bir ailenin evladı olan damat adayını istememiş, Dino’nun babası ise evlilik öncesi ilişkiler haram sayıldığı için beraberliğe karşı çıkmış. Genç kadının intihar girişiminden sonra birliktelikleri bir şekilde sona ermiş.

Hüzünlü kahramanımızın başına gelenler bundan da ibaret değil. Coğrafyada gün geçtikçe artan radikal İslam’ın yol açtığı muhtelif olaylarda başı belaya girmiş, kendini üzücü dinamiklerin içinde bulmuş; ailesinin Suriye savaşının başlamasından sonra 2014 yılında Suriye’ye taşınıp bilhassa babasının çatışmalara katılması ve bu arada Dino’nun Bosna’da yapayalnız kalması da bunlardan biri.

Savaş halindeki bir memlekette büyüyen sinemacı Nejra Latić Hulusić’in de travmatize olduğu, tercihini barıştan yana yaptığı kesin gibi görünüyor. Belki de o yüzden kahramanının hüzünlenip gözyaşı döktüğü sahnelere biraz fazla yer vermiş, bu sekansların gereğinden fazla uzamasına kurguda olanak sağlamış; ayrıca seyircinin aşırı duygulanmasına yol açacak nispeten agresif müziklere adeta müsamaha etmiş.

 

İnterpol’ün kırmızı bülteni

Karşımızda yine de babasını ne olursa olsun seven bir erkek çocuğunun olduğunu unutmamakta fayda var. Babasının iyice fanatikleştiği Suriye öncesi bir dönemde Dino’yu kâfirlikle itham etmesi, üstelik bunu Müslümanlık’ları hususunda kuşku duymadığı diğer evlatlarıyla kıyaslayarak yapması Dino’nun fazlasıyla ağırına gitmiş. Aralarındaki inanç farklılıklarından dolayı babası tarafından aşağılanmasıyla ilgili sekans zaten filmin sonlarında seyirciyi sarsan, duygusal açıdan en yüklü sekans.

Tabii ki tüm belgesel boyunca anlatıcının hadiseleri kendi bakış açısından anlatıyor olması sübjektif bir manzarayla karşı karşıya kaldığımız gerçeğini de beraberinde getiriyor. Hafızanın kendisine oynadığı olası oyunları da unutmamak lazım tabii ki.

Fakat her şeye rağmen Dino’nun, Suriye’de terörist örgütler kurmaktan dolayı İnterpol tarafından kırmızı bültenle aranan babasını koşulsuzca kabul ettiğine kesinlikle ikna oluyoruz.

Filmin sonunda vâkıf olduğumuz bilgiler arasında ne yazık ki Bosna-Hersek’ten 70 kadar kişinin hâlâ Suriye ve Irak’ta kamplarda yaşadığı, muhtemelen Dino’nun annesinin de dahil olduğu çoğunluğun kadın ve çocuklardan oluştuğu, ayrıca Dino’nun babasının adının da ölenler arasında yer alması var!

(BİANET.ORG – Murat TÜRKER – 10.10.2020)

DEVAM EDECEK