Kötüsünüz!

Hasan Yıkıcı

Son kez omuzlarının üzerinden ardına baktı. Gülümsedi. Gülümsemesi gözlerindeki hüznü saklamaya yeter miydi? Ama pek çok şeyi açıklamaya yeterdi. Buruk sesiyle “hade görüşürüz” dedi. Sabah sisi henüz dağılmamıştı. Sisin içinde kayboldu.

***

O sınırın öte tarafında gözden kaybolurken, geriye huzursuz bir bakış bıraktı. Kiminin yüreğine oturdu, kiminin gözlerinden yaş olarak döküldü o bakışlar; kiminin ise suratına vurdu ama bana mısın demedi.

***

Kötülük işlemekten nasırlaşmış suratlarından içeri geçemedi o bakışlar...

Dokunmadı, sızlatmadı, hırpalamadı...

Ama bir ağırlık olarak asıldı boyunlarına. O insanlar unutur mu sandınız kendilerine yapılan kötülüğü?

***

Kendi ülkelerinde, kendi ülkelerinden yoksun bırakılmış insanlar...

“Daha fazla konuşmayayım, kötüleşmek istemiyorum” diyor bir işçi...

Kendisine yapılan kötülüğe, kötüleşmeden cevap verme çabasında.

İktidarın kötülüğünü şurup diye içenler nasıl anlayabilir bir işçinin inceliğini?

***

Suratına devlet maskesi geçirmiş küçük insanlar... 

Maskeler altında yüzsüzleşen, ifadesizleşen iktidarlar…

Yüreklerini de vicdanlarını da giyindikleri karanlığa zincirliyorlar.

Boy boy karanlıklar geçiriyorlar üzerlerine, durmadan...

Bayrak bayrak, devlet devlet, makam makam;

Telli, telsiz sınırlar ve barikatlar boyunca karanlıklar giyiniyorlar...

İflah olmaz hayatlarının içini iktidar zehri ile dolduruyorlar...

'Halkımız' diyorlar, 'yurttaşlarımız' diyorlar, 'geleceğimiz' diyorlar,

Her defasında zehirli bir kusmuğa dönüşüyor tüm kelimeleri...

Gittikçe daha fazla kendi zehirlerinde kayboluyorlar, kendi kusmuklarında boğuluyorlar!    

***

Şimdi hangi maske saklayabilir yüzsüzleşen iktidarınızı…

***

Adına 'devlet' diyorlar. 'Yaşatacağız' diye böbürleniyorlar.

Yurttaşlarının ve gençlerinin yalnızlığı, çaresizliği pahasına...

***

Adına devlet diyorlar... “Gidin orada, kalın gelmeyin” diye buyuruyor bir tanesi işçilere...

Ortadan bölünmüş adada yine hayatlar bölünüyor, kendi ülkesinde yine göçmen oluyor insanlar...

***

“Daha fazla konuşmayacağım, kötüleşmek istemiyorum” diyen işçi belki sineye çekecektir, belki zamanla kabullenecektir, muhtemelen de hiçbir zaman kötüleşmeyecektir. Ama o işçilerin çocukları, torunları ve aileleri hiçbir zaman affetmeyecektir sizin kötülüğünüzü. Ve bunu yaparken de sizin gibi kötüleşmeyecekler. Sizi kendi zehirli deryanızda yalnız bırakacaklar, aynen sizin bu ülkenin insanlarını çaresizlik deryasında yalnız bıraktığınız gibi...

***

Hem biliyor musunuz? Bu ülkenin tek çaresizliği sizsiniz.

Çünkü olmayan bir şeyi kutsayıp ona tapmaktan başka bir şey gelmiyor elinizden!

Ve her kutsama ayininde bu ülkenin yurttaşlarının düşlerinden, geleceklerinden ve yaşamlarından bir parçasını kurban ediyorsunuz.

Ve en çok da hayallerimizin ve düşlerimizin göçmesini istiyorsunuz... Çünkü kendinize bile itiraf edemediğiniz korkularınız var.

O kadar özgüvensiz, o kadar basiretsiz ve o kadar acizsiniz ki! ;
Kötüsünüz işte…

***

Adına devlet diyorlar...

Devletmiş!

Vicdanınıza ve kalbinize çektiğiniz barikatlar çoktandır içinizi kurutmuş.

Ama biz düşlerimize ve hayallerimize barikatlar çekip dikenli teller örmeyeceğiz etraflarına...

Şimdi o ailesini, torunlarını, sevdiklerini arkasında bırakıp güneye geçen işçiler var ya?

Hani o, “gidin ama dönmeyin” dediğiniz emekçiler...

O insanların gözlerinden düşen acı, yutkundukları keder, sözcüklerindeki kırılmışlık, onlarla birlikte sınırın öte tarafına gitmedi.

Hepsini avuçlarımızda topladık; acıyı, kederi ve kırılmışlıkları...

Hepsini yüreğimize, içimizde depreşen o ince ve kırılgan ağrıya bağladık…

Boğazımızda düğüm olan ne varsa, maskelerini parçaladığımız, karanlığın gölgelerinde gittikçe silikleşen yüzünüzde patlayacak...