Kıbrıs sorununa yalnızca diplomasi, güvenlik, garantiler ve müzakere başlıkları üzerinden bakmak, meselenin önemli bir boyutunu gözden kaçırmaktır. Çünkü siyaset yalnızca çıkarların ve güç dengelerinin değil, aynı zamanda duyguların da alanıdır. Korku, umut, cesaret, güvensizlik ve beklenti, toplumların siyasal tercihlerini doğrudan etkiler.
Thomas Hobbes, Leviathan’da korkuyu siyasal düzenin kuruluşundaki temel duygulardan biri olarak ele alır. Ölüm ve güvensizlik korkusu, insanı güçlü bir otoriteye sığınmaya yöneltebilir. Spinoza ise korkunun siyasette nasıl kullanılabileceğini, fakat aynı zamanda insanların korkudan kurtulmasının özgür bir siyasal düzenin koşullarından biri olduğunu gösterir.
Kıbrıs'ta yıllar içerisinde korku, yalnızca geçmişin travmalarının bir sonucu olmaktan çıkıp geleceğe ilişkin siyasetin de belirleyicilerinden biri haline geldi. “Ya yeniden çatışma çıkarsa?”, “Ya kaybedersek?”, “Ya karşı taraf anlaşmaya sadık kalmazsa?” soruları elbette ciddiye alınmalıdır. Fakat sorun, bu soruların sorulması değil; bu soruların hiçbir şey yapmamanın gerekçesine dönüşmesidir.
Machiavelli’nin virtù* kavramı burada önem kazanır. Siyaset, koşulların karşısında edilgen biçimde beklemek değil, değişen koşulları okuyarak zamanında karar verebilme ve harekete geçebilme yeteneğidir. Korku, siyaseti ihtiyatlı kılabilir; fakat korkaklık siyasetin hareket kabiliyetini ortadan kaldırır. Bir süre sonra siyasetçi risk almamayı gerçekçilik, susmayı sorumluluk, mevcut düzeni değiştirmemeyi ise sağduyu olarak sunmaya başlar.
Montesquieu’nun despotizm ile korku arasındaki ilişkisine, Rousseau’nun yurttaşın kendi siyasal iradesine sahip çıkması düşüncesine ve Tocqueville’in özgürlüklerin her zaman zorla değil, bazen güvenlik ve konfor karşılığında yavaş yavaş terk edilebileceği uyarısına baktığımızda, Kıbrıs’ın statükosunu başka türlü okumak mümkündür.
Tam burada Hannah Arendt’in düşüncesi özellikle önem kazanıyor. Arendt açısından siyaset, insanların yalnızca bir arada bulunması değildir; birlikte eyleyebilme kapasitesidir. Ona göre özgürlük siyasetin temel nedenidir ve özgürlüğün deneyim alanı eylemdir. Eylem ise yeni bir şey başlatma, inisiyatif alma ve ortak dünyaya müdahale etme kapasitesidir. Bu bakımdan siyasal miskinlik, basitçe tembellik değildir. Çok daha ciddi bir siyasal ve ahlaki sorundur. İnsanlar sürekli olarak “koşullar uygun değil”, “zamanı değil”, “risk almaya gerek yok”, “nasıl olsa değişmez” demeye başladığında siyaset yavaş yavaş eylem alanı olmaktan çıkar ve idare etme faaliyetine dönüşür. Arendt’in totalitarizm analizinde de siyasal alanın yok edilmesinin önemli boyutlarından biri insanların birlikte hareket etme kapasitesinin ortadan kaldırılmasıdır; korku ve izolasyon, insanları siyasal eylemden uzaklaştırır.
Üstelik burada ahlaki bir mesele de vardır. Arendt için insan yalnızca başına gelenlerden değil, yapabileceği halde yapmadıklarından da sorumludur. Siyasal gerçekliğin zorluğu, insanı sorumluluktan kurtarmaz. Tam tersine, koşullar zorlaştıkça siyasal iradenin ve muhakemenin değeri artar. Eylemsizlik, bazen tarafsızlık gibi görünür; oysa hiçbir şey yapmamak da mevcut durumun devamına katkıda bulunan bir tercihtir. Arendt’in düşüncesinde siyasal eylem ile sorumluluk arasındaki bu bağ son derece önemlidir.
Kıbrıs’ta bugün ihtiyacımız olan da tam olarak budur: Korkunun inkarı değil, korkuya rağmen siyasal irade gösterebilmek. Her bağlamda çözüm isteyen siyasetçi, çözümün bütün risklerini ortadan kaldırdıktan sonra harekete geçemez. Çünkü siyaset, belirsizlik içinde karar verme sanatıdır. Kıbrıs’ta statükonun en büyük gücü yalnızca karşılıklı güvensizlik değildir. Statükonun asıl gücü, zaman içerisinde insanların ona alışmasıdır. İnsanlar bir süre sonra değişimden korktukları için değil, değişim için bedel ödemek istemedikleri için mevcut düzeni savunmaya başlarlar. İşte korkunun miskinliğe dönüştüğü yer burasıdır. Ve belki de meselenin en tehlikeli yanı budur: Korkaklık bir süre sonra kendisini korkaklık olarak tanıtmaz. Kendisine “gerçekçilik”, “denge”, “sağduyu”, “zamanı değil” ve “siyasetin gerçekleri” gibi isimler verir. Oysa siyaset, yalnızca mümkün olanı yönetmek değildir. Bazen siyaset, mümkün olanın sınırlarını değiştirme cesaretidir.
Kıbrıs’ın ihtiyacı yeni bir korku siyaseti değil, korkularını tanıyan fakat onlara teslim olmayan bir siyasal iradedir. Çünkü çözümün önündeki en büyük engel her zaman karşı tarafın ne yapacağı değildir. Bazen asıl engel, kendi toplumumuzun değişebileceğine ilişkin inancını kaybetmesidir.
Arendt’in bize hatırlattığı gibi siyaset, insanın ortak dünyaya “ben de buradayım ve bu dünyayı değiştirebilirim” diyebilme kapasitesidir. Kıbrıs sorununun ve Kıbrıs’taki tüm sorunların çözümü de tam burada başlar: Korkunun bizi yönetmesine izin vermediğimiz, sorumluluğu başkasına devretmediğimiz ve yeniden birlikte hareket etmeye cesaret ettiğimiz yerde.
* Virtù (İtalyanca), özellikle Niccolò Machiavelli’nin siyaset düşüncesinde kullanılan temel kavramlardan biridir. Basitçe “erdem” diye çevrilir; fakat Machiavelli’deki anlamı klasik ahlaki “erdem”den daha geniştir. Siyasal yetenek, güç, cesaret, kararlılık, öngörü, beceri ve koşulları kendi lehine çevirebilme kapasitesi anlamlarını içerir. Machiavelli’nin karşısına koyduğu kavram ise fortunadır: talih, kader, değişken koşullar ve kontrolümüz dışındaki güçler.