Kimlik ve aidiyet arasında bir yüzleşme

Cenk Mutluyakalı

Bir portre değil bu, tuvale vurmuş bir insan kederi... Yıllar öncesinden gelen derin bir yüzleşme... Kimlik ve aidiyet arasına sıkışmış bir ruhun dışarıya yansıyan çığlığı...

Tuval üzerinde cüretkar renkler... Parçalanmışlık, gerilim ve hayatta kalma mücadelesi... Yoğun spatula izleri... Gözlerde zamanı dolduracak kadar ağır bakışlar...

"Şimdi yıllar sonra o tabloya baktığımda, belki de kendimi çizmişim" diyor Hüseyin Özinal... İnsanın kendi içine tuttuğu bir ayna gibi... 1986'da sergilenmiş tablo ilk kez... Sanırım 1980'de boyanmış.

İstanbul ile Kıbrıs, geçmiş ile bugün, kök salmak ile yerinden edilmek arasındaki çelişkiler...

Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda tablolar arasındayız... Eski Saray mı desek? Yenisi saray değil nasılsa... Şimdikine 'Kültür Sarayı' ismi de verilmemiş henüz. "Silahtar Kültür Sarayı" demiştim...

"Resmin Kamusal Hafızası"nın kapanış sohbetlerinde, bir grup dost buluştuk. Bu kadar tenha olmasak keşke...

Hüseyin Özinal, güzel sanatlar eğitimi için İstanbul'a gidişini anlatıyor; metropoldeki o ilk hayatta kalma mücadelesini, adaya dönüşünü ve ardından gelen yeniden göçleri... Omorfo’dan kalkıp İstanbul’a giden ve o büyük akışta var olma kavgası veren genç bir ruhun, adaya geri döndüğünde yaşadığı bocalama dönemi... Yeniye ve eskiye aynı anda uyum sağlama çabası... Katman katman sürülen o boyalar, adadaki o ilk yılların, coğrafyayla ve kendi iç dünyasıyla yeniden kurmaya çalıştığı bağın somut birer iziydi aslında. O renklerin ardındaki hırçınlık, genç bir sanatçının kök arayışındaki sancıları bizzat taşıyor.

1990'lı yılları hatırlıyoruz, konuşuyoruz. O dönemler her resim sergisi açılışı büyük olaydı. Siyasilerden sanatçılara, iş insanlarından memleketin önde gelen isimlerine kadar salonlar dolardı. Sanat, gündemin tam merkezinde atardı. Bir sergi açılışı haftalarca konuşulur, sokaktaki insanın dahi hafızasında yer ederdi. Gazeteler sanatı arka sayfalara sıkıştırmaz, manşetlere taşırdı.

Peki, ne oldu zamanla? "Zamanla liyakat kayboldu, değerler eridi, ne varsa tüketilmeye başlandı, arsızca, anlamsızca" diyor Özinal.

Özel galerileri ayakta tutacak, sanatı kurumsallaştırıp yarınlara taşıyacak o yapısal adımlar bir türlü atılmadı. Hafızasız bırakılan bir toplumda her şeyin nasıl hızla çürüdüğüne hep birlikte tanıklık ettik. Hüseyin Özinal da epeyce dertli... Anlattıkları, toplum olarak sanatsal ve kamusal hafızayla kurduğumuz bağın ne kadar zayıfladığının buruk bir kanıtı gibi.

Yine de tuvalin üzerindeki o ilk günkü cüret ve direnç hiç eksilmemiş.

Özinal "O günkü işlerimle bugün arasında sezgisel bir süreklilik var" derken tam da bu köklere tutunuyor. 40 yıl evvelden günümüze bakan o katmanlı yüz, zamana ve yozlaşmaya meydan okumaya devam ediyor. Çünkü hakiki emek ve dürüst bir dışavurum, mekanlar ve dönemler değişse bile kamusal hafızamızdaki yerini kaybetmiyor. Salonlar tenha kalsa da o tablodaki cüretkar fırça izleri hafızayı canlı tutmaya yetiyor.

Yaşadığımız büyük kirlenme, yabancılaşma, değersizleşme içerisinde yine sanat ayakta tutacak bizi... Yine resim, yine edebiyat, yine ses, ışık, sahne...