Kimin Kıbrıs'ı

Cenk Mutluyakalı

Kimi fotoğraflar tek bir kareye bir dönemin ruhunu sığdırır.

Yan yana sıralanmış, kurt işareti yapan bir dolu erkeğin oluşturduğu manzara kimseye sempatik gelmiyor.
Kendileri dışında!

Türkiye’nin Kıbrıs’la ilişkisine dair böylesi görüntülerin yükselttiği yorumlar ortada...

Bu tabloyla yüzleşenlerin dudaklarından; vesayet rejiminden kuşatmaya, sömürgeden istilaya, müdahaleden entegrasyona kadar farklı tonlarda sesler yükselir.

Türkiye’ye sevgisi, saygısı ve aidiyeti yüksek olan çok sayıda Kıbrıslı Türk bile bu fotoğraflara içi burkularak bakar.
Söylenir!
Hayıflanır!
Üzülür!

Çünkü bu insanların önemli bir bölümü Türkiye'ye adeta taparken, kendi kimliğinin silinmesini istemedi asla.

Yakınlık istedi…
Yutulmak değil.

Böylesi bir siyasi ve kültürel dilin bu toplumda güçlü bir karşılığı hiçbir zaman olmadı zaten.

Belki de bu nedenle sürekli yeniden üretiliyor, sürekli yeniden gösteriliyor.

Toplumun doğal olarak benimsemediği bir kimlik ve aidiyet anlayışı, kimi zaman sembollerle, kimi zaman törenlerle, kimi zaman da güç gösterileriyle görünür kılınmaya çalışılıyor.

***
Yine de şu gerçeğin farkındayız elbette...

1974’ten bugüne yapılan pek çok düzenleme; Türkiye’nin buralara yerleşmesi içindir.

Nüfusuyla, kültürüyle, sermayesiyle, siyasetiyle…

Sanırım şimdilerde kimse Kıbrıslı nüfusun kuzeyde çoğunluk olduğunu düşünmüyor.
Ama mesele artık kimin çoğunluk ya da azınlık olduğu da değil.

Asıl mesele, bu adada yaşayan insanların birlikte nasıl bir gelecek kuracağı...

Ortak geleceğe dair soruların yerini sürekli kimlik ve nüfus tartışmaları aldığında, herkes biraz daha kaybediyor.

Bu yüzden yaşanan duygu bir yenilgiden çok, bir kabullenişe benziyor.
Sessiz…
Yorgun…
Çaresiz bir kabulleniş…

Çünkü kimselerin de gücü yetmiyor bu gidişi değiştirmeye…

Kimisi buna isyan ediyor.
Kimisi bu düzenden kendine menfaat devşiriyor.
Kimisi kahrından tükeniyor.
Kimisi uyum sağlıyor.
Kimisi biat yarışında.
Kimisi azapta…

Toplumun farklı kesimleri aynı gerçekle farklı biçimlerde yaşamayı öğreniyor.

***
Son on yılda tabloya yeni bir boyut daha eklendi.

Siyasal İslam ile milliyetçi-ulusalcı çizgi, adanın kuzeyinde daha fazla alan kazanmak için görünür bir yarışa girdi.

Camilerden derneklere…
Vakıflardan eğitim kurumlarına…
Kültürel yapılardan ekonomik ilişkilere kadar uzanan geniş bir etki alanı oluştu.

Evkaf üzerinden çok sayıda arazi ya da yer verildiğini duyuyoruz Türkiye’nin farklı siyasi oluşumlarına…

Peki bunların listesi var mı?
Şeffaflık yok…

Buna verilere erişilebiliyor mu?
Ne mümkün!

AKP ve MHP çizgisindeki örgütlere, sermaye gruplarına ya da farklı yapılara; kıyı şeritlerinden orman arazilerine, Evkaf mallarından devlet mülklerine kadar hangi tahsisler yapıldı?
Hesabı sorulmuyor elbette...

Sistem biraz da "bir sana, bir bana" ilerliyor.

***
Şimdi yeniden bir çözüm sürecinden söz ediliyor.

Yeni bir diplomatik hareketlilik…
Yeni bir yol haritası…
Yeni bir müzakere ihtimali…

Fakat zaman ilerledikçe çözüm de zorlaşıyor.

Adanın iki yanında da çözümü taşıyacak toplumsal zemin giderek daha kırılgan hâle geliyor.

Ben güneye baktığımda kendimi çok daha fazla Kıbrıs’ta hissediyorum.
Bu elbette kişisel bir duygu.
Belki tam tersini hisseden de vardır.
Güneye hiç bakmayanlar biliyorum...
Türkiye'ye bakanlar...
Bir de kendi kendine bile bakamayanlar....

Çünkü artık herkesin zihninde farklı biçimde taşıdığı bir aidiyet sorusu var._
Bir de giderek büyüyen bir barış mezarlığı…

Belki de bu yüzden o kurt sembollü erkek kalabalığın fotoğrafları toplumu geriyor. Çünkü insanlar aslında el işaretine bakmıyor; kendi geleceklerine bakıyor ve gördükleri manzara, yürek burkuyor.

Yine de yılmadan umut etmek gerekiyor; gelecek çözümdür, barıştır, ortak bir yurttur, tek bir Kıbrıs'tır.