Kıbrıs’ın en büyük çevre felaketini hatırlamak ve medya

İbrahim Özejder

20. Yılında Beşparmak Yangını

 

• Hala ormanlar yanıyorsa, hala bir yangın helikopteri alınamadıysa, bunda toplumun yangın duyarlılılığının yetersizliği de bir sebep değil mi?

• büyük yangını toplumsal hafızamıza kazıyamadık. Ne resmi kurumlar ne sivil kurumlar ve ne de medya görevini yapamadı

27 Haziran 1995, tam 20 yıl önce; Alsancak (Karava) yakınlarında sabah erken saatlerde başlayan yangın, 3 gün 3 devam ederek, Kuzey Kıbrıs’ın en güzel doğa parçasını küle çevirmişti. Herkes ayni düşüncedeydi: Kıbrıs o güne kadar böyle bir çevre felaketi yaşamamıştı.

Yangın, ağaçlarla birlikte içimizi de yaktı ve böyle bir kabusu bir daha yaşamamak için toplumun bütün kurumları olarak herşeyi yapacağımıza söz verdik. Gerçekten de yeniden ağaçlandırma ve zararın tazmini için maaşlardan yapılan kesinti, büyük çoğunluk tarafından gönülden desteklenmişti. 

Ya sonra?

Yangını unuttuk

Yangının yıldönümünde yapılan hatırlatmalar giderek sönükleşti ve son yıllarda göstermelik birkaç basın açıklamasına indirgendi. Yangın sırasında küçük yaşta olan veya sonradan doğan bireylerin büyük çoğunluğunun bu büyük felaket hakkında bilgisi yok. Daha büyük yaşta olanlar ise birisi bahsederse o günleri hatırlıyor.

Bu ne anlama geliyor? Orman yangınlarına karşı hala duyarsızız ve doğaya vereceği zararı yeterince hissetmiyoruz. Böyle olunca da yangınlara karşı tedbirleri önemsemiyoruz. 1995 felaketinden sonra sayısız orman yangınını engelleyemeyişimizin en önemli sebebi bu değil mi?

Çünkü 1995 büyük yangınını toplumsal hafızamıza kazıyamadık. Ne resmi kurumlar ne sivil kurumlar ve ne de medya görevini yapamadı.

Devlet hatırlatmıyor

Resmi kuruluşların, 1995 felaketini hatırlatma adına bütünsel, tutarlı ve süreklilik arzeden bir çabasını göremiyoruz. Yıldönümünde büyük yangını hatırlatacak(ve yaşatacak) etkinlikler dizisi, resmi kurumlarımızın gündeminde yok. Yangınla ilgili bütünsel bilgi veren bir kitap, bir  broşür yayınlanmamış.

Günümüzde en yaygın bilgilenme kaynağı olan internetteki resmi web sitelerine bakıyoruz; 1995 yangını ile ilgili tek bir kelime, tek bir görüntü yok. En azından Orman Dairesi ve Çevre Dairesi’nin sitelerinde olmalı diye bakıyoruz; orda da yok. Yangınla ilgili resmi olmayan internet kaynakları da çok az ve çok az bilgi içeriyor.

Medyanın görevi

Gazetelerimiz, radyo ve televizyonlarımız artık 1995 felaketine özel bir önem göstermiyor. Genellikle resmi açıklamaları aktarmakla yetiniyor. Halbuki yıldönümleri, önceden bilinen tarihler olduğu için, gazetecilerin özel dosyalar hazırlaması ve araştırma yapması açısından elverişlidir. Bir sıkışıklık veya eleman yetersizliği gerekçe olmamalı.

Medyanın 1995 yangınını hatırlatması ne işe yarar diye tereddüt edilebilir. Basit bir hatırlatma tabii ki işe yaramaz. Bundan dolayı, resmi demeçlerin aktarılmasıyla yetinilmemelidir diyoruz. Hazırlanacak özel araştırmalarla, verilecek bilgilerle, aktarılacak anılarla izleyiciye felaketin acısı yaşatılmalı. Bu, yangınlara karşı kamuoyunun duyarlılığını artıracaktır.

Hala ormanlar yanıyorsa, hala bir yangın helikopteri alınamadıysa, bunda toplumun yangın duyarlılılığının yetersizliği de bir sebep değil mi?

 

 

-----------------------------------------------------------------------

27 Haziran 1995 Yangını

ACI, ACİZLİK, ÖRGÜTSÜZLÜK, POLİTİK KÖRLÜK, SORUMSUZLUK


1995’te BRT haber merkezinde çalışan bir muhabir olarak, yangını yakından gözleme ve yangınla ilgili bilgi akışını izleme olanağım oldu. O günler en iyi acı, acizlik, örgütsüzlük, politik körlük ve sorumsuzluk kelimeleriyle özetlenebilir.


Acı

İzin günümdü ama acilen çağrılınca BRT haber merkezine gittim. Ordan yangına gidip görüntü ve bilgi aktaran ekipler arasında yer aldım. Görüntü korkunçtu, Beşparmakların iki misli yükseğe çıkan alevler vardı. Kimse bugüne kadar böyle bir yangın görmemişti. Herkes büyük bir acı içindeydi. Ağlayanlar vardı.

Başta yangıncılar olmak üzere herkes büyük bir özveriyle çalışıyordu.  Ama şiddetli rüzgar yangını çok tehlikeli hale getirmişti. Yangın alanındaki herkes tehlike altındaydı.

Acizlik

Büyük özveriye karşı ekipler ve araçlar yangını söndürmekten acizdi. Araçlar yetersizdi, sık sık bozuluyordu.

Örgütsüzlük

Yangın söndürme çalışmaları çok planlı ve organize yürütülmedi. Herkes her işi yapar gibiydi. Boğaz piknik alanı yakınında, bir itfaiye aracının bozulan hortumunun, Orman Dairesi müdürü(ki çok iyi bir idareciydi) tarafından tamir edilmeye çalışılması, örgütsüzlüğün sembol görüntüsü olarak hafızalara kazındı.

Politik körlük

Kuzey Kıbrıs’ın olanakları yangını söndürmek açısından yeterli değildi. Güney Kıbrıs’tan yardım talebi geldi; öğrendiğimiz kadarıyla itfaiye araçları Lidra Palas’ın güneyinde bekliyordu. Ancak güvenlik gerekçeleriyle Rum tarafından gelecek yardım kabul edilmedi. İngiliz üslerinden gelecek yardım ise reddedilmedi. Ne kadar ilginçtir ki İngiliz üslerinden gelen ekipler içinde Rum itfaiyeciler vardı.

Halbuki takviye itfaiyeye özellikle yangında birinci günü sonunda çok ihtiyaç vardı. Girne – Lefkoşa yolunun Ciklos mevkiinde durdurulan(veya duran) yangının, yolun doğusuna sıçramaması hayati önemdeydi. Mevcut olanaklarla yolun batısında yanan bölge soğutulamadı ve ertesi gün şiddetli rüzgarla batıya sıçrayan yangın bütün kuzey yamacı yakarak Girne-Değirmenlik yoluna kadar ilerledi.

Bugün, Kuzey Kıbrıs’ın her yerinde ve Beşparmak üzerindeki dağ yollarında vızır vızır Güney plakalı araçlar dolaşıyor. Saçma bir güvenlik ve düşmanlık anlayışı ve politik körlüğün bedelini binlerce dönüm ormanın yanmasıyla ödedik. Değer miydi?

Sorumsuzluk

Kıbrıs basını gibi, Türkiye basınının büyük çoğunluğu da yangın döneminde sorumlu bir yayıncılık örneği verdi. Ancak Türkiye basınında maalesef yangını, bir toplumu aşağılamak için fırsat olarak kullanan düşünceler de yeraldı. Kıbrıslı - Türkiyeli ilişkisini zehirlemekten başka bir işe yaramayan bu ifadelerin uç noktası şu haber başlığı oldu:

“Kıbrıslı bira içerek yangını seyrediyordu”

Ve Süleyman Demirel
Yangının ikinci ya da üçüncü günü, geçenlerde vefat eden o dönemin Türkiye Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel Ada’ya gelir. “Çok şükür cana zarar gelmemiştir, yanan ağacın yerine yenisini dikeriz” anlamında bir şeyler söyler. Bu sözlerin anlamı aslında şudur:

Doğa, insan hayatıyla kıyaslanmıştır ve bir kez daha kaybetmiştir. Yanan yansın, agaç dediğin tekrar dikilir.

Gerçekten de sonraki aylarda yanan ormanların yerine yüzbirlerce fidan dikildi. Ama aradan yirmi yıl geçtikten sonra bile fidan dikilen yerler hala bir orman görünümü kazanamadı; birçok yerde fidanlar tutmadı; kayalık yerler çırılçıplak duruyor.  Yani ağaç dikmek, orman kurtarmak anlamına gelmez.

Anlaşılan “ağaç dikeriz” duyarlılığından “ormanı koruruz” duyarlılığına daha geçemedik.