Kıbrıs sorununda kamuoyu önünde tekrar edilen pozisyonların ötesine geçip, mevcut açmazı nasıl kırabileceğimize odaklanmak bugün her zamankinden daha hayati bir ihtiyaçtır. Güven artırıcı önlemlerden teknik komitelere, günlük yaşamı kolaylaştıracak düzenlemelerden enerji başlıklarına kadar pek çok alanda ilerleme sağlanamamasının temel nedeni açıktır: derin ve çok katmanlı bir güven eksikliği.
Bu güvensizliğin kökleri tarihten devraldığımız travmalarda saklı. Bugün en azından yakın tarihimize odaklanacak olursak: 2004 referandumu; 2017’deki Crans-Montana süreci ve sonrasında yaşananlar; son beş yılda yaşadığımız “ortak zemin” tartışmaları; egemen eşitlik ve ayrı devlet yaklaşımının 2020-25 arası resmi politika haline getirilmesi; Doğu Akdeniz’de artan silahlanma ve özellikle Kıbrıs Rum tarafının son yıllarda kurduğu bölgesel ittifaklar ile askeri pozisyon yükseltmesi… Tüm bunlar tarafların birbirine yönelik kuşkularını derinleştirdi. Diyalog alanının yalnızca liderler düzeyindeki müzakere masasına sıkışması yanında toplumlar arasında empati ve karşılıklı anlayış kanallarının yeterince inşa edilememesi hareket alanını daralttı.
Her iki tarafın siyasi güçleri ve akademik unsurları ne yazık ki 2004 referandum sonuçlarını hala sağlıklı ve bütünlüklü bir muhasebeye tabi tutmuş değildir. Kıbrıslı Rumların plana “hayır” derken asıl saikleri neydi? Güç ve yönetimi paylaşma konusundaki isteksizlik mi belirleyiciydi, yoksa güvenlik, mülkiyet ve uygulama kaygıları mı ağır bastı? Talat–Hristofyas döneminde ortaya çıkan görece olumlu iklim neden kalıcılaşmadı? Neden varılan bazı uzlaşılar birlikte açıklanamadı? Crans-Montana’da, liderlerin karşılıklı suçlamalarının ötesinde, hangi yapısal kaygılar süreci kilitledi? 2019’daki Berlin mutabakatının potansiyeli neden değerlendirilemedi?2020 Cumhurbaşkanlığı seçimlerine yönelik Ankara müdahalesinin Kıbrıs sorunu bağlamındaki stratejik gerekçeleri neydi?
Aslında bu sorulara verilecek dürüst yanıtlar, sadece hakikati değil, aynı zamanda çözümün formülünü de içinde barındırır. Eğer çözüm istiyorsak, yakın tarihle yüzleşmeli ve yeni yol haritamızı bu gerçeklik üzerine inşa etmeliyiz. Aksi halde, bugün geldiğimiz noktada görüldüğü gibi, en basit teknik konularda dahi ilerleme sağlamak ancak olağanüstü zorlamalarla mümkün olabilmektedir.
Kıbrıs Türk tarafının, sonuç odaklı çözüm stratejisi ve bu yolda, ortak zemin olarak “varılan mutabakatları” işaret etmesi son derece önemlidir. Çünkü bu bize hem zaman kaybettirmeyecek hem de müzakerelerin başlaması ile sonuçlanması arasında öngörülebilir bir zamanı ve yol haritasını işaret edecektir.
Bu da bizi adım adım ilerleyen, aşamalı bir çözüm modelini ciddiyetle tartışmaya yöneltmektedir. Her iki toplumun beklentilerini karşılayacak, güveni inşa edecek, sonuç odaklı, zaman tahditli ve olası olumsuz bir durumda Kıbrıslı Türklerin yeniden izolasyon altında kalmayacağı bir modele olan ihtiyacı güncel ve gündemdedir.
Politis gazetesinden Dionisis Dionisiou’nun “Aşamalı bir çözüm belki de en gerçekçi seçenektir” başlıklı makalesi yanında, konu ile ilgili pek çok sosyal aktör tarafından kafa yorulan, tartışılan bu yaklaşımı sistematik biçimde ortaya koymakta ve tartışmakta yarar var.
Kısaca özetleyecek olursam: Bir anda, tüm başlıklarda nihai ve indirgemeci bir çözüm dayatmak yerine; belirli fazlara ayrılmış, her aşaması somut kazanımlar üreten ve tarafların temel beklentilerine yanıt veren bir model tartışılmaktadır. Bu yaklaşım, genellemeci “ya hep ya hiç” anlayışının yerine, zamana yayılan ve güven inşasını merkeze alan bir perspektif sunmaktadır.
Öncelikle dört temel ön-uzlaşıya ihtiyaç var. Üzerinde uzlaşılmış ve tamamlanmış bir “çerçeve metin” bağlamında, bağlayıcı, takvimli ve aşamalı bir uygulama planı. Yine uyuşmazlık çözüm mekanizmasını da içeren uluslararası denetim ve gözetim düzenlemesi ve referandumun başarısız olması halinde Kıbrıslı Türklerin yeniden tam izolasyona sürüklenmesini engelleyecek koruyucu hükümlerin açık biçimde tanımlanması.
Tarafların üzerinde mutabık kalacağı, geri dönüşümü olmayacak olan, anlamlı adımların hayata geçebileceği gerçekçi bir zaman dilimine ihtiyaç vardır. Bu geçiş dönemi, güven inşasının laboratuvarı olarak tasarlanabilir. Temel ilke basittir: “Geri döndürülebilir nitelikteki düzenlemeler referandumdan önce hayata geçirilir; geri dönüşü olmayan yapısal değişiklikler ise ancak referandumda “evet” çıkması halinde yürürlüğe girer.” Böylece her iki toplum da oy kullanmadan önce somut faydalar elde eder ve ertesi günün belirsizliğini azaltır.
Kıbrıslı Türkler açısından bu dönem; Avrupa Birliği ile doğrudan ticarete yönelik açılımlar, Avrupa kurumlarında geçici ve resmi temsiliyet, doğal gaz yönetimine ilişkin iki toplumlu bir komitede etkin rol, Avrupa programlarına kurucu topluluk statüsüyle erişim ve yeni federal yapıyı hazırlayan geçici iki toplumlu organlara eşit katılım gibi düzenlemeleri içerebilir.
Kıbrıslı Rumlar açısından ise; belirli bölgelerin iadesine ilişkin haritalandırılmış ve hukuki güvence altına alınmış taahhütler, yerinden etme yaratmayacak alanlarda mülkiyet iadesine yönelik kısmi pilot uygulamalar ve güvenlik ile uygulama sürecini izleyecek uluslararası bir varlığın oluşturulması, öncelikli başlıklar arasında yer alabilir.
Referandumlar, belirsiz bir geleceğe değil, çerçevesi çizilmiş ve kısmen uygulanmaya başlanmış bir sürece ilişkin olacaktır. Kabul edilmesi halinde, sıfır ila on iki ay içinde geri dönüşü olmayan adımlar atılmaya başlanır: mutabık kalınan toprak düzenlemeleri, mülkiyet ve tazminat mekanizmalarının işletilmesi, uzlaşılan güvenlik düzenlemelerinin uygulanması ve siyasi eşitliği içeren kurumların faaliyete geçmesi.
Üç ila beş yıllık tam uygulama döneminde ise toprak ve mülkiyet düzenlemeleri tamamlanır, güvenlik rejimi netleştirilir ve Avrupa Birliği içinde işleyen bir Kıbrıs çözüm modelinin anayasal pratiği yerleşir.
En kritik mesele, referandumun başarısız olması halinde ne olacağıdır. Kıbrıslı Türklerin yeniden onlarca yıl sürebilecek bir izolasyona mahkûm edilmesi endişesi, aşamalı modelin merkezinde yer almaktadır. Bu nedenle geçiş döneminde sağlanan kazanımların, referandum sonucundan bağımsız olarak korunması yönünde bir düzenleme, güven tesisinde belirleyici olabilir.
Bu yaklaşımın siyasi anlamı açıktır: Kıbrıslı Rumların “hayır” demesi halinde Kıbrıslı Türkler izolasyona geri dönmez; Kıbrıslı Türklerin “hayır” demesi halinde ise toprak ve mülkiyet taahhütleri bütünüyle ortadan kalkmaz. Böylece çözüm perspektifi ve iki toplum arasında kurulmuş ekonomik iş birliği zemini donmaz.
Elbette bu çerçeve bir nihai reçete değil; üzerinde tartışılması gereken bir düşünsel egzersizdir. Aşamalı modelin riskleri olduğu gibi eksi ve artıları da vardır. Sürecin başarısı, garantör ülkelerin ve uluslararası toplumun açık ve tutarlı desteğini gerektirir. Bu desteğin ne ölçüde mevcut olduğu ise ayrı ve kapsamlı bir değerlendirme konusudur.
Ancak şu açıktır: Statükonun sürdürülebilir olmadığı bir dönemde, çözüm iradesi gösterilecekse, bu irade soyut söylemlerle değil; güven inşa eden, somut fayda üreten ve her iki toplumu da eş zamanlı olarak güçlendiren bir yol haritasıyla desteklenmelidir. Kıbrıs’ta yeni bir başlangıç ancak böyle mümkün olabilir.
Üzerinde durmaya değer…